Şöyle demiştir. (Bir def'a) Nebiyy-i Ekrem salla'llâhu aleyhi ve sellem ile birlikte yolculuk ediyorduk. Gece gittik. Âhır-ı leyli bulduğumuzda öyle bir düşüş düştük ki, bir yolcu için bundan daha tatlısı olamaz. (Öyle bir dalmışız ki,) bizi güneşin sıcağından başka uyandıran olmadı. İlk uyanan falanca, sonra falanca, daha sonra falanca oldu. Sonra Ömer b. el-Hattâb (radiya'llâhu anh) dördüncü olarak uyandı. Nebiyy-i Ekrem salla'llâhu aleyhi ve sellem (ise) uyuduğu vakit kendiliğinden uyanmadıkça uyandırmazdık. Zîrâ biz, esnâ-yı nevminde kendisine (vahiy mi nâzil olur, başka bir hal mi ârız olur, hâsılı) ne olacağını bilemezdik. Ömer (radiya'llâhu anh) -ki celâdetli bir zât idi- uyanıp da herkesin başına geleni görünce tekbîr, hem de yüksek sesle tekbîr almağa başladı. Yüksek sesle muttasıl tekbîr ala ala nihâyet Resûlu'llâh salla'llâhu aleyhi ve sellem onun sesinden uyandı. Uyanınca (Ashâb-ı Kirâm'ı) başa geleni (makâm-ı şekvâda) arzettiler. "Zarar yok, buradan (başka tarafa) savuşun." buyurdu. Yola çıkıldı. (Resûlu'llâh salla'llâhu aleyhi ve sellem) pek de uzak olmayan bir yere kadar yol aldıktan sonra konak etti. Abdest suyu istedi. Abdest aldı. Namaz için nidâ edildi. (Yâni ezan okundu.) Namazı (maiyyet-i Risâlet-Penâhîdeki) halka kıldırdı. Namazdan (çıkıp) yüzünü dönünce bakmış ki, biri ayrıca (bir kenara) çekilmiş, (oradaki) cemâatle berâber namazını kılmamış. "Yâ fülân, bunlarla birlikte namaz kılmana mâni' ne idi?" diye sordu. O da: "Bana cünüblük ârız oldu, suyum da yok." dedi. (Bunun üzerine): "(Şu) yer yüzündeki (temiz) toprağa bak, o sana yeter." buyurdu. Ondan sonra Nebiyy-i Muhterem salla'llâhu aleyhi ve sellem Hazretleri yola revân oldu. (Lâkin bu def'a) halk susuzluktan şikâyet ettiler. (Yine) konak etti. Ve Alî (kerrema'llâhu veche) ile diğer birini çağırıp: "(Haydi) gidin, su arayın." emrini verdi. (İkisi) gittiler. Devesi üstüned iki (büyük) kırba arasına oturmuş bir kadına rast geldiler. Kadına: "Su nerede?" diye sordular. "Dün bu saatde suyun başında idim. Adamlarımız (hâlâ orada su almak için) duruyorlar." cevâbını verdi. "Öyle ise yürü." dediler. "Nereye?" diye sordu. "Resûlu'llâh salla'llâhu aleyhi ve sellem'in huzûruna." dediler. "Şu sâbiî dedikleri adamın yanına mı?" diye sordu. "İşte o seni murâd ettiğin zâtın yanına. (Haydi) yürü." dediler. Kadını Resûlu'llâh salla'llâhu aleyhi ve sellem ('in huzûrun)a getirip (aralarında geçen) mâcerâyı anlattılar. (Râvî) der ki: Kadını devesinden indirdiler. Nebiyy-i Ekrem salla'llâhu aleyhi ve sellem bir kap istedi. Her iki kırbanın (baş taraflarındaki) ağızlarından oraya (biraz) su boşaltıp ağızlarını bağladı. Ve öteki taraflardaki ağızlarını açtı. "Gelin (hayvanlarınızı) suvarın, (kendiniz için) su alın." diye halka nidâ edildi. İsteyen (hayvanı için), isteyen (kendisi için) su aldı. En sonunda da (Resûl-i Ekrem salla'llâhu aleyhi ve sellem, cenâbetle musâb olan kimseye bir kap su verip: "(Haydi) git, üstüne dök." buyurdu. O kadın (hep) ayakta, suyunu nasıl kullandıklarını (bel bel) seyredip duruyordu. Allâh'a kasemler ederim ki, (artık su almaktan) vaz' geçildi de hâlâ kırbalar bize, işe başlamadan evvelki zamandan daha dolu görünüyordu. Nebiyy-i Ekrem salla'llâhu aleyhi ve sellem (bundan sonra Ashâbına): "Ona bir şey toplayın." diye ferman buyurdu. Onun için (Medîne'nin a'lâ) hurma(sı) ile un(dan), kavud(dan hayli şey) topladıkları gibi (birçok da) buğday topladılar. Hepsini (çuval kabîlinden) bir kaba koyup devesine yüklediler. Ve (yiyecek yüklü) kabı kucağına (doğru) yerleştirdiler. Resûlu'llâh salla'llâhu aleyhi ve sellem ona: "Görüyorsun ya, senin suyundan bir şey eksiltmedik. Lâkin bize su verip kandıran Allâhu Teâlâ'dır." buyurdu. Kadın kendi kavim ve kabîlesinin nezdine (şu ma'lûm olan sebepten dolayı) gecikmiş olarak gitti. (Onlar) "Yâ fülâne, seni (yolundan) alıkoyan nedir?" diye sordular. "Şaşılacak şey, bana iki kimse rast geldi. Beni, sâbiî denilen şu adamın yanına götürdüler. O da şöyle etti, böyle etti. Allâh'a kasem ederim ki, bu adam -(bunu söylerken de) orta ve şehâdet parmaklarını göğe doğru kaldırarak ve semâ ile arzı kasdederk- ya şununla bunun arasındaki (insan)ların en sâhiridir, yâhud da Resûlu'llâh'dır." dedi. Bundan sonra Müslümanlar o kadının (bulunduğu yerin) etrâfındaki müşrikîn üzerine şebhûn ettikleri vakitlerde onun mensûb olduğu cemâat-i kalîleye ilişmezlerdi. Bir gün (kadın) kendi kavmine: "Benim anladığıma göre bu adamlar, size amden (ve benden dolayı) ilişmiyorlar. Müslüman olmak işinize gelir mi?" dedi. Kavmi re'yini kabûl ettiler ve dâhil-i (dâire-i) İslâm oldular.