Kitap
:
Buhari
Bölüm
:
TEBÛK GAZÂSI
Konu
:
Tebük Gazâsı
Kayıt No
:
7629
Kaynak
:
Ravi (r.a.)
:
Ebû Mûsâ el-Eş'arî
Rivâyet olunmuştur: Hemşehrilerim Eş'arîler (Tebûk seferinde) kendilerine binit hayvanı istemek üzere beni Resûlullah salla'llahu aleyhi ve sellem'e göndermişlerdi. Çünkü hemşehrilerim Tebûk gazâsında Resûlullah ile berâber güçlük askeri içinde bulunmak istiyorlardı. Bu teklîf üzerine (Resûl-i Ekrem'e gittim): Arkadaşlarım Eş'arîler kendilerine mekkâre hayvanı vermenizi arzetmek üzere beni huzûrunuza gönderdiler! dedim. Resûlullah: Vallahi ben sizi hiçbir hayvana bindirmem! buyurdu. O sırada Resûlullah bilmediğim bir sebeble asabî bir halde bulunduğu için ben de kendisini tasdîk ettim. Ve Resûlullah'ın reddetmesinden mahzûn ve bana karşı gönlünde bir dargınlık bulunmasından endîşe ederek kederli bir halde geri döndüm. Arkadaşlarımın yanına dönüp geldiğimde de Resûlullah ne dediyse onlara haber verdim. Bunun üzerine çok beklemedim, ancak bir saat kadar bir zaman geçmişti. Bilâl'in bana: Ey Abdullah İbn-i Kays! diye seslemdiğini işittim: Ben hemen cevab verdim. Bilâl: Resûlullah seni da'vet ediyor, hemen icâbet et (gel) dedi. Resûlullah'ın huzûruna varınca o sırada Sa'd (İbn-i Ubâde) den aldığı (ikişer ikişer iple bağlı) altı deveyi gösterek bana: Şu çifti al, şu çifti de al. Bunlarla arkadaşlarının yanına git. Ve onlara: "Allah, yâhud Resûlullah sizi bu develere yükle(mek dile)r, artık bunlara bininiz, de! buyurdu". Ben de bu develerle arkadaşlarımın yanına gittim. Ve: - Nebî salla'llahu aleyhi ve sellem sizi bu develere yüklemek ister. Lâkin ben vallahi sizin bir kaçınız benimle berâber Resûlullah'ın (bundan önce) söylediği sözü işiten bir kimsenin yanına gidinceye (ve bunun mâhiyetini açıklayıncaya) kadar sizin yakanızı bırakmak. İsterim ki siz, Resûlullah'ın söylemediği bir sözü ben size hikâye etmiş olduğumu sanmayasınız! dedim. Onlar da bana: - Vallahi sen bizim nazarımızda doğru sözlüsündür. Bununla berâber ne yapmak arzu edersen onu da yap! dediler. Bunun üzerine Ebû Mûsâ (el-Eş'arî) hemşehrilerinden birkaç kişi ile gitti. Bunlar Resûlullah'ın Eş'arîleri önce reddi, sonra onlara develeri vermesine dâir sözlerini işiten kimselerin yanlarına vardılar. Bunlar da Ebû Mûsâ'nın hemşehrilerine hikâye ettiği gibi Peygamber'in sözlerini anlattılar.
Kitap
:
Buhari
Bölüm
:
TEBÛK GAZÂSI
Konu
:
Tebük Gazâsı
Kayıt No
:
7630
Kaynak
:
Ravi (r.a.)
:
Sa'd b. Ebî Vakkâs
Rivâyete göre, Resûlullah salla'llahu aleyhi ve sellem Tebûk gazâsına çıkmış ve (çıkarken) Alî radiya'llahu anh'in (Medîne'de) vekil bırakmıştı. Fakat Hazret-i Alî: Yâ Resûla'llah! Beni çocuklar ve kadınlar içinde vekil mi bırakıyorsunuz? demesi üzerine: Yâ Alî! Bana nisbetle sen, Mûsâ'ya nisbetle Hârun menzilesinde olmağa râzı olmaz mısın? Şu kadar ki, benden sonra Peygamber yoktur! buyurdu.
Kitap
:
Buhari
Bölüm
:
TEBÛK GAZÂSI
Konu
:
Tebük Gazâsından geri kalan üç mücâhit
Kayıt No
:
7631
Kaynak
:
Ravi (r.a.)
:
Kâ'b İbn-i Mâlik
Şöyle dediği rivâyet olunmuştur: Ben Tebûk gazâsından başka Resûlullah salla'llahu aleyhi ve sellem'in ettiği gazâların hiçbirisinden geri kalmadım. Gerçi Bedir gazâsında bulunamadım. Fakat Resûlullah Bedir gazâsına (gitmeyip) geri kalanlardan hiçbir kimseyi azarlamadı. Şübhesiz ki Resûlullah Bedir seferine (cihâd maksadiyle değil Şam'dan gelen) Kureyş kervanını kasdederek çıkmıştı. Nihâyet Cenâb-ı Hak müslümanlarla düşmanlarını vakitsiz olarak (yolda) birleştirdi. Halbuki ben, Akabe gecesi -biz (Ensâr) İslâm(a yardım etmek) üzere bîat ettiğimiz zaman- Resûlulah ile berâber hazır bulundum. Hâlâ benim için Bedir'de hazır bulunmak, Akabe'de bulunmak derecesinde sevimli değildir. Her ne kadar Bedir gazâsı halk arasında Akabe bîatinden çok anılırsa da. Benim Tebûk seferinden geri kalışım vâkıasına gelince, hakîkaten ben o gazâdan tahallüf ettiğim sıradaki kadar hiçbir zaman kuvvet ve suhûleti hâiz olmamıştım. Vallahi Tebûk seferinden önce hiçbir vakit yanımda iki devem bir arada cem' olmamıştı. O gazâ sırasında ise iki devem vardı. Bir de Resûlullah salla'llahu aleyhi ve sellem'in âdeti, bir gazâya gitmek isteyince tevriyeli bir ifâde ile maksadının hilâfını ifhâm etmekti. (Bu sûretle hareket edeceği ciheti gizlerdi). Fakat Resûlullah bu Tebûk gazâsında (maksadını gizlemedi. Çünkü) şiddetli sıcak bir mevsimde sefer etmişti. Uzak ve tehlikeli bir yolculukla ve çok kuvvetli bir düşmanla karşılaşmıştı. Bu cihetle Resûlullah gazâ ihtiyaçlarını ona göre hazırlasınlar diye müslümanlara maksadını îzâh etti. Ve gitmek istediği cihet(in Şam taraf)ı olduğunu haber verdi. Resûlullah salla'llahu aleyhi ve sellem ile berâber sefer eden müslümanlar da çoktu. Mücâhidlerin künyelerini dîvan defteri almıyordu. Kâ'b (rivâyetine devamla) der ki: Hiçbir kimse de gizlenmek istemiyordu. Ancak Allah tarafından vahiy nâzil olmadıkça Resûlullah'a kapalı kalır (bilemez) sanan kimseler saklanmışlardı. Resûlullah bu gazâya meyva ve hurmalar idrâk edip ağaç sâyelerinde gölgelenecek bir zamanda gitmişti. Resûlullah ile müslümanlar gazâ hazırlığiyle meşgul oldular. Ben de onlarla berâber yola hazırlanmak için sabahleyin (evden çıkıp) dolaşırdım. Hiçbir iş görmeden (akşam üzeri) döner gelirdim. Ve kendi kendime: Hazırlanmağa kudretim, vaktim müsâiddir! derdim. Bu (ihmalcilik) bende durmayıp devâm etmişti. Nihâyet herkes gerçekten hazırlandı. Ve bir sabah Resûlullah ile müslümanlar sefere çıktılar. Halbuki ben sefer cihâzından hiçbir şey hazırlamamıştım. Ve kendi kendime: (Adam sende) bir, iki gün sonra ben de hazırlanır, sonra gazîlere iltihak ederim! derdim. Ordu (Medîne'den) ayrıldıktan sonra yine ben sabah vakti hazırlık için çıktım. Fakat bir iş görmeden geri döndüm. Sonra ertesi sabah çıktım, yine boş döndüm. Bu hal bende böyle devâm etti. Nihâyet mücâhidler sür'atle yol aldılar. Gazâ da (elimden) kaçtı. Bununla berâber ben yine gideyim de orduya da yetişeyim diye azmetmiştim. Keşke bunu olsun yapaydım. Fakat bu da bana müyesser olmadı. Resûlullah gazâya gittikten sonra çarşıya, pazara çıktığım ve halk arasında dolaştığım sıra beni en ziyâde mahzun ve mükedder eden bir şey vardı. O da halk arasında (îmânı yerinde, vücûdu zinde kimse) görmemekliğim; ancak ya nâsiyesine nifak damgası vurulmuş kimselerden bir kişi, yâhud da ma'lül olup da Allahu Teâlâ'nın ma'zûr gördüğü bir mü'min görürdüm. Resûlullah salla'llahu aleyhi ve sellem Tebûk'e varana kadar beni hiç anmamış, Tebûk'te Ashâb içinde otururken beni hatırlıyarak: - Kâ'b ne yaptı? diye sormuş. Benî Selime'den birisi (Abdullah İbn-i Üneys): - Yâ Resûla'llah, Kâ'b'ı fâhir iki hıl'ati ve (kibir ve gurûr ile) iki tarafına bakması (Medîne'de) hapsetmiştir! diye cevab vermiş. Bunun üzerine Muâz İbn-i Cebel: - Ne fenâ söyledin! diye İbn-i Üneys'i karşılamış, ve (Resûl-i Ekrem'e karşı da): Vallahi Yâ Resûla'llah biz, Kâ'b İbn-i Mâlik hakkında hayırdan başka bir şey bilmeyiz! demiş. Bunun üzerine Resûlullah sükût buyurmuştu. - Kâ'b İbn-i Mâlik (rivâyetine devamla) der ki: Vaktâki Resûlullah'ın Tebûk'ten Medîne'ye müteveccihen gelmekte olduğu haberini duydum. Bütün hüzün ve kederim beni sardı. Artık yalan düşünmeğe başladım. Ve (kendi kendime): Yarın Resûlullah'ın gazâbından ne söyliyerek kurtulurum! diyordum. Âilem halkından re'y ve fikrinden istifâde edilen herkesin bu hususta mütâlâasını alıyordum. Bu sırada bir de: Resûlullah salla'llahu aleyhi ve sellem'in Medîne'ye kudûmu yaklaştı! denilince artık benden, böyle bâtıl ve yalan düşünceler zâil oldu. Ve anladım ki, ben bu bâdireden yalanla, şâibeli bir i'tizâr ile kat'iyyen kurtulamam. Bunun için Resûl-i Ekrem'e doğruyu söylemeğe karar verdim. Sonra Resûlullah bir sabah Medîne'yi teşrîf buyurdu. Resûlullah bir seferden geldiğinde ilk iş olarak mescide girmek ve orada iki rek'at namaz kılmak, sonra halk(ın: Hoş geldiniz! temennîlerini kabûl) için oturmak i'tiyâdında idi. Bu def'a da bu âdetini yerine getirip mescidde oturunca Tebûk seferine gitmeyip arkada kalanlar Resûlullah'a gelerek özür dilemeğe ve yemîn (ile özürlerini te'yîd) etmeğe başladılar. Bunlar seksen bu kadar er kişi idiler. Resûlullah bunların zâhir hallerine göre özürlerini ve bîatlerini kabûl ve onlar için istiğfâr buyurdu. Ve bunların iç yüzünü ve hakîkatini Allahu Teâlâ'ya havâle eyledi. Bu sırada ben de huzûra geldim. Ve Resûlullah'a selâm verince gazablı bir tebessümle gülümsedi. Sonra bana: Gel! dedi. Ben de yürüyüp vardım. Tâ önüne oturdum. Bana: - Seni nasıl bir mâni' geri bıraktı? Sen (Akabe'de) arkana bîat almış değil mi idin? buyurdu. Ben de şöyle cevab verdim: -Evet, vallahi, yâ Resûla'llah! Size nusret etmeğe söz verdim. Vallahi yâ Resûla'llah! Sizden başka şu dünyâ halkından kimin yanında otursam (ona karşı îrâd edeceğim) bir özür ile muhakkak ben onun gazâbından kurtulacağımı sanırım. Çünkü ben (Allah'ın inâyetiyle) lisânına talâkat ve fasâhat verimiş (bir âdem)im. Lâkin ben (Yâ Resûla'llah!) Vallâhi şuna kanâat etmişimdir ki, şâyet bugün ben, sizi benden hoşnûd edecek yalan bir söz söyliyecek olursam çok sürmez muhakka Allahu Teâlâ (yalanımı bildirerek) seni hakkımda gazablandırır. Eğer huzûrunzda sizi hakkımda gazablandıracak doğru söz söylersem her halde ben, bu hususta vuku' bulan kusûrumu Allah'ın afvını umarım. Hayır, yâ Resûla'llah! Vallahi benim seferden tahallüfüm hakkında arzedecek hiç özrüm yoktur. Vallahi ben sizden geri kaldığım zamanki kadar hiçbir vakit daha kuvvetli ve daha sühûletli değildim. Bu ma'rûzâtım üzerine Resûlullah salla'llahu aleyhi ve sellem: - Hakîkaten bu, doğru söyledi. Ey Kâ'b! Haydi kalk, Allah hakkında hükmedinceye kadar (bekle!) buyurdu. Ben de kalktım. (Evime gelirken) Benî Seleme'den birtakım kimseler koşup geldiler. Ve benimle yürüyerek dediler ki: - Vallahi biz seni bundan önce bir günâh işlemiş kimse bilmiyoruz. Şu kadar ki (bu mes'elede) sen, seferden kalan öbür kimselerin i'tizâr ettikleri vechile Resûlullah'a i'tizâr edememek cihetinden çok âciz bir vaziyete düştün. Halbuki (i'tizâr etseydin) Resûlullah'ın hakkında istiğfârı günâhına kâfî gelirdi. Vallahi Benî Selime bana serzeniş etmeğe o kadar devâm ettiler ki, hattâ ben eski fikrimden dönüp kendimi yalanlamak istedim. Sonra onlara: - Benimle berâber bu vaziyete düşen bir kimes var mıdır? diye sordum. Onlar: - Evet iki kişi (Resûlullah'a) senin söylediğin gibi söylediler. Ve Resûlullah tarafından onlara da sana söylendiği gibi cevab verildi! dediler. - Onlar kimdir? dedim. - Amrî Mürâre İbn-i Rebî' ile Vâfikî Hilâl İbn-i Ümeyye'dir! diyerek Bedir gazâsında hazır bulunan ve kendileri nümûne-i imtisâl olan iki sâlih zâtı bana bildirdiler. Bu iki zâtı bana söyledikleri zaman ben de tereddütten vazgeçtim (ve eski fikrimde sebât ettim). Resûlullah, kendisinden seferde geri kalanlardan bizim işte şu üçümüzle konuşmaktan müslümanları nehyetti. Halk da bizden çekindiler ve bize yüzlerini ekşittiler. Hattâ bana yeryüzü yabancılaştı, bu hâk-dân benim bildiğim toprak değildi. Bu hal üzere elli gün kaldık. İki arkadaşım halktan çekildiler ve evlerinde oturup ağlamakla vakit geçirdiler. Fakat, ben onların daha genci ve daha salâbetlisi idim. Bu cihetle ben evimden çıkardım Ve (mescide gidip) müslümanlarla berâber namazda hazır bulunurdum. Ve sokaklarda, çarşıda dolaşıdım. Halbuki hiçbir kimse bana söz söylemezdi. Namazdan sonra Resûlullah'ın meclisine varır ve kendisine selâm verirdim. Ve içimden: Acabâ Resûlullah selâmıma mukabele ederek dudaklarını oynattı mı, yoksa oynatmadı mı? derdim. Sonra namazı Resûlullah'ın yakınında kılardım da gizlice onu gözetlerdim. Namazıma yöneldiğim sıra o bana doğru dönerdi. Fakat ben onun tarafına bakınca da yüzünü çevirirdi. Nihâyet halkın cefâsından ıztırab çektiğim bu hal uzayınca bir gün gittim. Tâ Ebû Katâde'nin bahçe duvarından aştım. Ebû Katâ'de, amucam oğlu ve halk arasında beni en çok seven bir zât idi. Vardım, ona selâm verdim. Vallahi selâmımı almadı. Ben: - Ey Ebâ Katâde! Allah adına and vererek sana sorarım: Benim Allah'ı ve Resûlullah'ı sevdiğimi bilir misin? dedim. Sustu, cevab vermedi. (Tekrar and verdim) Allah aşkına sordum. Yine sükût etti. (Üçüncü) bir daha Allah adına and verdim. Bu def'a: - Allah ve Resûlü daha iyi bilir! dedi. Bunun üzerine gözlerimden yaş boşandı, Artık döndüm. Duvardan aştım. Kâ'b İbn-i Mâlik (rivâyetine devâm ederek) der ki: Bir gün Medîne çarşısında gidiyordum. Medîne'ye zahîre satmağa gelen Şam ahâlisinden Nabatî bir fellâh (bir ekinci): "Kâ'b İbn-i Mâlik'i bulmağa bana kim delâlet eder?" diye soruyordu. Bunun üzerine halk ona beni göstermeğe başladılar. Nihâyet Nabatî kişi bana geldi. Ve Gassân Melîk'inden bir mektub verdi. Bakınca: (Emmâ ba'dü) den sonra bu mektupta şöyle yazıldığını gördüm: Haber aldığıma göre sâhibin (Peygamber) sana cefâ ve ezâ ediyormuş. Allah seni hakaret görecek ve hakkın zâyi' olacak bir mevkı'de (tahkîr ve tezlîl için) yaratmamıştır. Orada durma, bize gel! Sana şânına lâyık bir sûrette hürmet ve ihsanda bulunuruz. Kâ'b İbn-i Mâlik der ki: Bu mektûbu okuyunca, bu da öbürüsü gibi bir belâdır! dedim. Hemen bu sayfayı ocağa attım, ocakta yaktım. Nihâyet (bu elemli) elli günden kırk günü geçtiğinde bir gün baktım ki, Resûlullah'ın gönderdiği bir zât (Huzeyme İbn-i Sâbit) bana geliyor. Huzeyme gelip bana: - Resûlullah sana kadınından ayrılmanı emrediyor! dedi. Ben de: - Kadınımı boşayacak mıyım, yoksa ne yapacağım? dedim. O da: - Hayır boşama, yalnız ondan ayrı bulun, kadınına yaklaşma! dedi. Resûlullah (Huzeyme ile) iki arkadaşım (Murâr ile Hilâl) e de bunun gibi emir göndermişti. Bu emir üzerine kadınıma: Haydi ehline (baban âilesi yanına) git, Allah bu iş hakkında hükmedinceye kadar onların yanında bulun! dedim. Kâ'b (rivâyetine devâm ederek) der ki: Hilâl İbn-i Ümeyye'nin karısı Resûlullah'a gelerek: - Yâ Resûla'llah! Hilâl İbn-i Ümeyye ihtiyardır, gücü ve kuvveti gitmiştir. Hizmetçisi de yoktur. Ona hizmet etmemi çirkin görür müsünüz? diye sormuş. Resûlullah: Hayır görmem, fakat sana yaklaşmasın! buyurmuş. Kadın: Yâ Resûla'llah! Onda hiçbir hareket yok. Vallahi bu olan iş olalı-beri bugüne kadar hiç durmadan ağlıyor! demiştir. Kâ'b der ki: Bunun üzerine akrabamdan bâzı kimseler bana: "Kadının hakkında sen de Resûlullah'tan izin istesen. Nasıl ki Hilâl İbn-i Ümeyye'nin karısına, kocasına hizmet etmek için izin verdi!" dediler. Ben de onlara: "Vallahi bu hususta ben Resûlullah'tan izin istemem! İzin istesem bile Resûlullah ne diyecektir? Bilmem ki, hem ben genç bir adamım" dedim. Bundan sonra on gün daha durdum. Tâ ki, Resûlullah'ın bizimle halkı görüşmekten men' ettiği târihten i'tibâren elli günümüz dolmuştu. Vaktâki ellinci günün sabahında sabah namazını kıldım. Ve evlerimizden birinin damı üzerinde bulunuyordum. Öyle bir halde oturuyordum ki, Allahu Teâlâ'nın (Tevbe Sûresinde) zikrettiği vechile hayâtım bana güçleşmişti. Ve yeryüzü bütün genişliği ile başıma dar gelmişti. İşte bu sırada Sili' dağı üzerinde en yüksek sesiyle: "Ey Ka'b İbn-i Mâlik, müjde!" diye olanca kuvvetiyle bağıran birisinin sesini işittim. Hemen secdeye kapandım. Ve anladım ki (darlık gitmiş) genişlik gelmiştir. Ve Resûlullah sabah namazını kıldığı zaman Allah'ın bizim üzerimize tevbesini (nedâmetlerimizin kabûlünü) i'lân etmiştir de halk bize müjdelemeğe koşmuştur. Arkadaşlarım tarafına da birtakım müjdeciler gitmişlerdi. Bana da bir kişi (Zübeyr İbn-i Avvâm müjdelemek üzere) atını sürmüştü, ve Eslem kabîlesinden bir müjdeci (Hamza İbn-i Amr) da koşup Sili' dağının üstüne çıkmıştı. Bunun sesi attan sür'atli idi. Sevimli sesini işittiğim bu müjdecim bana gelince üzerimdeki iki kat elbîsemi hemen çıkarıp müjdelik olarak ona giydirdim. Vallahi o gün bundan başka elbîsem yoktu. (Ebû Katâde'den) iğreti iki kat elbîse alıp giydim. Hemen Resûlullah salla'llahu aleyhi ve sellem'e koştum. Ashâb beni takım takım karşıladılar. Tevbemin kabûlünü (günahtan berâatimi) tebrîk ediyorlar ve: Allah'ın tevbe (ni kabul buyurma)sı sana kutlu olsun! diyorlardı. Kâ'b (rivâyetine devâm ederek) der ki: Nihâyet mescide girdim. Resûlullah oturmuştu. Etrâfında Ashâb çevrelenmişti. Hemen Talha İbn-i Übeydullah kalktı. Koşarak geldi. Müsâfaha etti. (Elimi sıktı) ve beni tebrîk etti. Vallahi Muhâcir (kardeş)lerden Talha'dan başka kimes bana ayağa kalkmadı. Talha'nın bu lûtfunu unutmam. Kâ'b der ki: Vaktâki Resûlullah salla'llahu aleyhi ve sellem'e selâm verdim. Mübârek yüzü meserretten şimşek çaka(r gibi şakı)r bir halde bana: - Bir günün hayır ve saâdeti ile müjde sana ey Kâ'b, ki annen doğurduğu gündenberi yaşadığın günlerin en hayırlısı! buyurdu. Ben: - Yâ Resûla'llah! Bu tebşir tarafınızdan mı, yoksa Allah tarafından mı? dedim. Resûlullah: - Hayır (benim tarafımdan değil) doğrudan Allah tarafından! buyurdu. Esâsen Resûl-i Ekrem taraf-ı ilâhîden tesrîr buyurulduğu zaman (mübârek) yüzü parlardı, hattâ o, bir ay parçasına benzerdi. Biz de meserretli bir vahiy geldiğini onun bu sevimli sîmâsından anlardık. Vaktaki, Resûlullah'ın huzûrunda oturdum. (Bu gül yüzün meserreti ve ondan gönlüme akseden haz ve sürûr ile). - Yâ Resûla'llah! Allah ve Resûlullah (ın rızâsı) için hâlis sadaka olmak üzere malımdan sıyrılıp çıkmak (ve malımın hepsini fukarâya dağıtmak istiyorum. Bu istek) tevbem (in kabûlü îcâbın)dandır! dedim. Resûlullah salla'llahu aleyhi ve sellem: - (Hayır) malının bir kısmını kendine alıkoy. Bu senin için daha hayırlıdır! buyurdu. Ben de: - Şu Hayber'deki hissemi alıkorum! dedim. Bundan sonra ben Resûlullah'a şu yolda ma'rûzâtta bulundum: Yâ Resûla'llah! Allah beni bu bâdireden ancak doğruluğumla kurtardı. Artık tevbem (in kabûlü ihâmın) dandır ki, artık ben, bundan böyle yaşadığım müddetçe doğrudan başka bir söz söylemiyeceğim! (Kâ'b der ki:) Vallahi Resûlullah'a vâkı' olan bu ma'rûzâtımdan hiçbirisini bilmem ki, doğru söylemekte Allah'ın bana yaptığı imtihân (ve mukabilinde in'âm ve ihsân)dan daha güzel imtihânını ona yapmış olsun! Resûlullah'a o sözlerimi arzettikten bugüne kadar yalan söylemek hatırımdan geçmedi. Bundan öte yaşadığım zamân içinde de Allah'ın beni yalandan esirgeyeceğini umarım. Azîz ve Celîl olan Allah, Resûlü salla'llahu aleyhi ve sellem'e: ... âyetini ... kavline kadar indirdi. Vallahi Allah'ın bana ihsân buyurduğu ni'metler içinde beni İslâm dînine hidâyetinden sonra nefsimde Resûlullah'a doğru söylemekten daha büyük hiçbir ni'met asla ihsân etmemiştir. Evet, büyük ni'met, Resûlullah'a yalan söyleyip de helâk olmuş bulunmamak ni'metidir. Nasıl ki, Resûlullah'a yalan söyliyenler helâk oldular. Çünkü Allah şu yalan söyliyenler hakkında vahyini inzâl buyurduğu zaman her hangi bir kimse için söylediğinin en ağırını söyledi. Bak! Azîz ve Celîl olan Allahu Teâlâ: ... âyetini ... kavline kadar gönderdi. Kâ'b der ki: Biz şu üçümüz hani -(bizden önce) Resûlullah'ı iknâ için yemîn ettikleri vakit Resûlullah'ın yeminlerini kabûl edip onlara bîat ve istiğfâr ettiği şu birtakım kimselerin afvından (elli gün) -arkaya kalmıştık. Resûlullah bizim vaziyetimizi tâ Allah'ın hakkımızda vereceği hüküm ve kazâya kadar te'hîr etmişti. İşte bu te'hîr sebebiyle Azîz ve Celîl olan Allah: (Hani şu tevbeleri Allah'ın hükmüne kadar te'hîr olunan üç kişiye) buyurmuştur. Yoksa Allah'ın (bu âyette) zikrettiği tahlîf (ve te'hîr) bizim gazâdan geri kaldığımızdan değildir. Bu ancak Resûlullah'ın biz(im üçümüz)ü ve bizim tevbemizi, Resûlullah'a yemîn ve i'tizâr edip de özürleri kabûl olunanlar (ın tevbelerin) den te'hîr buyurmasıdır.