Message
İnsan zihni, sürekli çelişkilerin yaşandığı bir sahne, bir savaş alanıdır. Çelişkiler ortaya çıkar çünkü insan seçim yapabilme yetisine sahiptir. Bir hayvan herhangi bir çelişki yaşamaz; mesela bir inek "vejetaryen olmalı mı yoksa olmamalı mıyım" diye merak etmez. İneğin hayatı, içgüdüleri ile yönlendirilir. Herhangi bir seçim yapabilme olanağı yoktur. Seçim yapmak insan olmaya özgü bir ayrıcalıktır.
Ne yapmalıyım, neyden imtina etmeliyim, ne olmalıyım ya da olmamalıyım gibi seçim hakkınızın bulunduğu konularda çelişkiler ortaya çıkar. Kişi tekrar tekrar durup düşünmelidir, çünkü her dakika bir yol ayrımına gelinir ve iki yoldan aynı anda yürünmez. Şunu mu yapmalıyım yoksa bunu mu? Eylemde bulunmalı mıyım yoksa eylemi terk mi etmeliyim? Evlenmeli mi yoksa evlenmemeli miyim? Bir sanayici "Bu binayı inşa etmeli mi yoksa etmemeli miyim?" diye sorarken bir ev kadını "Patates mi pişirmeliyim yoksa patlıcan mı?" der. Herkesin bir çelişkisi, sorgusu vardır, her zihin bir savaş alanıdır.
Bir hayvan sadece üreme ve beslenme ile ilgilenir ve bu ihtiyaçlarını içgüdüsel olarak karşılayabilir. Bir insanın da aynı ihtiyaçları vardır, ancak hem kendisi, hem de başkaları için sorun yaratabilecek ilaveten bir özelliğe de sahiptir; öngörülemez bir zihin. Sabah kalktığında kişi kendini iyi hissederken, akşama doğru tam tersi duygular içerisinde olabilir. Bir gün çok arkadaş canlısı iken, ertesi gün geçimsiz, en küçük eleştiriyi dahi kabul etmeyip, hakaret gibi gören birine dönüşebilir. Kendi içinde yaşadığı sık değişkenlikten ötürü başkaları ile tutarlı bir ilişki kurması neredeyse imkansızlaşabilir. Genellikle kendisi ile doğru düzgün bir ilişki bile kuramaz. Sürekli çelişki içerisinde olan söz konusu bu değişken zihinden kaynaklı sorunlar sadece modern insana ait değildir. Bu kadim bir sorun olup insan olmanın temel sorunu, meselesidir.
Zihnin tüm isteklerini karşılayarak onun yarattığı sorunları çözemezsiniz. Tüm istekleri yerine getirilmiş olsa bile kişi hala çelişkiler içerisinde kalabilir. Sıradaki adımda ne yapması gerektiğini merak edebilir. Derin uykuda iken zihin ile ateşkes imzalanabilir, ancak zihin uyanır uyanmaz ürettiği sorunlar yeniden başlayacaktır. Çelişkiler, sorgulamalar ister uyanık ister rüyada olsun, zihin var olduğu sürece devam eder.
Kimse çelişki içerisinde yaşayamaz. Aynı zamanda, zihni uyuşturucu maddeler ya da başka eylemlerle geçici olarak hissizleştirerek de çelişkileri çözemeyiz. Düşünme eylemi başladığı an itibariyle çelişkiler tekrar ortaya çıkacaktır. Zihnin hayatın gerçeklerinden azat olduğu yanılsamasına kapılarak, zihin üzerinde kontrolümüzden vazgeçip eğlence alemlerine dalarak mı bu çelişkilere cevap vermeliyiz yoksa bir çözüm bulmayı amaçlayarak mı? Eğer insan, zihin üzerinde kontrol sahibi olmayı istiyorsa başka bir seçeneği yoktur. Zihinden kaynaklı sorunlar, çelişkiler ne pahasına olursa olsun çözülmelidir.
Hayvanlar çelişkilere yer vermeyecek şekilde doğal içgüdüleri uyarınca yaşamlarını sürdürmektedirler. Var oldukları biçimden daha farklı olmaya çalışmadan, çünkü kendilerini mutsuz addedebilecek bir ben-farkındalığına sahip değildirler.
Farklı olmak arzusu sadece insana özgüdür. Zeka yetisi ile lütuflandırılmış insan yalnızca dünyanın değil aynı zamanda kendisinin de farkındadır. Onu, hayvanlardan ayıran yegane şey budur. İnsanın görkemi kendi kendisinin bilincinde olmasıdır. Ancak farkında olduğu benlik tam, yeterli bir benlik değildir, ne yazık ki arzulayan, yetersiz bir benliktir.
Arzular içerisinde söz konusu bu yetersiz benlik, farkında olduğumuz tek benlik, tüm arayışların arkasında kişinin kafasının arkasında sürekli "İstiyorum...istiyorum...istiyorum..." diyen.... Bu "istiyorum" temel bir arzudur, ancak kendisinin pek çok farklı istek olarak ortaya sunar ki her biri kişinin yetersiz bir varlık olduğunu ifade eden bir sonuçtur.
Tüm çelişkilerin kaynağı budur. Temelde tam olmak arzusu ile yanıp tutuşan bu zihin, bir yandan da çelişkili fikirlere ev sahipliği yapan bir savaş alanıdır. Zihinde, her zaman, çözüm talep eden bir çelişki vardır. İnsan zihni çelişkiden azat olmayı arzular.
Bir kişi bir şey istediğinde, gerçekte istediği şey o nesne değildir. Daha ziyade, o nesneyi elde ettiğinde daha farklı birisi olmayı ümit eder. Rahatsız hissediyorum çünkü olduğum halimden memnun değilim. Bir şeylerin bende yolunda gitmediği duygusu yoluna koymam gereken şeyler için bir şeyler yapmam gerektiğini düşündürür.
Sorunlar gelir geçer. Zorluk ve sorunlar var olmasaydı, hayat salt bir tekdüzelikten ibaret olurdu. Mücadele alanları olduğu sürece hayatın keyfine varabilirsiniz. Her birey çözmesi olabildiğince zor bu tarz sorunlar olduğu ve bunları uyanık bir zihin ile çözmeye çalıştıkça deneyimlerinden bir şey öğrenmeye başlayabilir.
Her deneyim sizi, deneyimleyen özneyi, içerir. Pek çok farklı deneyim (anne, baba, çocuk, eş, işçi, patron,...) içinde, her ne kadar tek bir kişi olsanız dahi farklı kişilerle farklı kişiler olursunuz. Mesela, babanıza kendinizi çocuk olarak takdim ederken, oğlunuza babasınızdır. Karınız için bir koca olurken, arkadaşınız için arkadaş, işvereniniz için ise işçisinizdir. Her farklı kişi ile kurulan ilişkide duruma uygun göreceli bir kişilik alırsınız.
Bu sadece karşılaştığımız kişiler için değil, aynı zamanda ilişkiye girdiğimiz nesneler, durumlar, olaylar için de geçerlidir. Her zaman nesnelerle benzer şekilde ilişkiye girmezsiniz, aynı nesneye farklı zamanlarda farklı muamele edersiniz. Bazen güneşin doğuşunu izleyip mutlu olurken başka bir zaman aynı doğan güneş sizi heyecanlandırmaz, her ne kadar güneş doğmuş, yataktan kalkıp, günlük hayhuy içerisine katılmanız gerekse de yatıp uyumak isteyebilirsiniz. Hayatta "Ben her zaman bunu severim" diyebileceğiniz bir şey yoktur. Sadece seven göreceli bir "ben" ve sevmeyen göreceli bir "ben" vardır. Benzer şekilde, üzgün "ben", mutlu "ben", sıkılmış "ben" sadece göreceli "benlerdir". O zaman, gerçekte siz kimsiniz? Bütün bu zihinsel hallere, mutluluğa, hayal kırıklığına, öfkeye, umutsuzluğa ve sıkkınlığa referans vermeden siz kimsiniz?
Çocuklukta "Ben on yaşında bir çocuğum" diyen bir "ben" vardır. Sonra, bir ergen ortaya çıkar, sonra yetişkin, orta yaşlı ve nihayet bir yaşlı... Tüm bu fiziksel durumlarda "Ben" hep aynıdır, beden değişip durur ancak sen ne çocuk ne de yetişkinsin. Sen, değişime tabi olan fiziksel beden değilsin.
Aktör pek çok kostüm giyebilir, farklı oyunlarda farklı farklı rolleri oynayabilir, insan olarak bizler de pek çok rol giymekteyiz ve tüm rollerimizin ardındaki merkezi, asıl varlığı unutmaktayız. O varlık kim? Tüm bu rollerden azat olan ben kimim?
Gökyüzünü görebilirim, gökyüzü benim algımın bir nesnesidir. Yıldızları görebilirim, yıldızlar algımın nesneleridir. Seni görebilirim ki sen de algımın bir nesnesisin. Sadece biçimleri değil, sesleri, kokuları, tatları, hisleri algılayabilirim, bunların hepsi algımın bir nesnesidir. Öz, yani tüm bunları algılayan merkezdeki asıl varlık, bir başka algı nesnesi midir yoksa özne mi? O, öznedir ve onun haricindeki her şey algılanan bir nesnedir.
Ben dünyayı bilen özneyim, bildiğim her şey ise nesne. Bir nesneyi bilen olarak Ben bildiğim hiçbir nesne değilim. Nesnelere "benim" diyebilirim, ancak onları hiçbir zaman "Ben" diye düşünmüyorum. "Bu kitap benim, bu saat benim, bu çocuk benim" diyebilirim, ancak bunlardan hiçbirini Ben olarak tanımlamıyorum. İşte, tüm dünyayı gören asıl varlığın, gerçek "Ben"in hakikati budur.
Nesnelerin "Ben" olmadığını biliyoruz, çünkü onlar üzerinde herhangi bir Ben-duygusuna sahip değiliz. Ama eğer birisi bedeninize dokunursa, "Bana dokundular" diyorsunuz. Bedende Ben-duygusuna sahipsiniz. Nihayetinde, Ben, özne bu fiziksel bedendir sonucunu çıkarıyorsunuz. Eğer bu bedeni ve kendimi özdeş kabul edersem, bedene ait olan kısıtlamaların bana da ait olduğu sonucuna varırım. Ölümlü olduğum sonucuna varmam doğaldır, çünkü beden doğduğunda ben de doğmuş olurum ve yok olduğunda Ben de yok olmuş oluyorum.
İşte bu noktada gerçek sorgulama başlar. Bilen kişi "Ben" öznedir ve bilinen her şey de, bu-şu, nesnedir. "Bu fiziksel beden bilinebilir mi yoksa bilinemez mi?" sorulabilir. Eğer beden bilinebilir ise, beden sadece bir nesnedir, özne olarak "Ben" değildir.
Bu fiziksel beden algının bir nesnesidir. Herhangi bir başka bedenin farkında olduğun kadar bu fiziksel bedenin farkındasın. Bu nedenle, bilginin bir nesnesi olan bedenin bizatihi kendisi olamazsın. Eğer sen özne isen ve beden değilsen, bu durumda sen kimsin?
Sen duyu organlarını (görme, işitme, tat alma,...) deneyimleyensin.., zihnindeki düşünceler, deneyimler, duygular,... tüm bunlar bilginin nesneleri.., zeka, hafıza, anılar da bilginin nesneleri... sen bunlar değilsin. Sen bilensin, bilginin nesnesi değilsin.
Bu sorgulama aracılığıyla sen bedenden, duyu organlarından, zihinden, bilgiden, hafızadan ve cehaletten farklı olduğun sonucuna varmış olmalısın. Baba, çocuk vb. gibi diğer göreceli rollerin, oluş hallerinin de hiç birisi değilsin, çünkü tekil bir rol oynamak için diğer rollerini oynamayı bırakmış olman gerekir.
O halde şimdi "Ben cehaletin, bilginin, hafızanın, duyguların, açlığın, duyu organlarının ve bedenin farkında olanım" diyebilirsin. Duyduğum, gördüğüm, kokladığım, tadını aldığım ve dokunduğum her şey nesnedir. Ben özneyim, farkında olanım, beden ve zihin dahil tüm nesneleri fark edenim. Nesnelere referans vermeden, sadece kendin üzerinde temellendiğinde ise farkındalığın ta kendisi, özüsün. İşte o öz, ancak ve ancak saf Farkındalık olabilir.
Bu Farkındalık, Ben, sınırsız ve ikiliklerden haizdir. Herhangi bir nesne zaman, uzay yada başka bir nesneye bağlı olabilir; ancak Farkındalık, Ben, bir nesne değildir ve bu nedenle boyutu, şekli ve kısıtlaması yoktur. Sınırsız olduğu için ikilikten haizdir.
Farkındalık'ın biçimi olamaz, eğer biçimi olsaydı başka bir farkındalık için görünebilir bir nesne olurdu. Bu ikinci farkındalık, eğer bir nesne olsaydı, bu durumda başka birisi tarafından görülebilirdi ve bu böyle devam edip giderdi... Her şey bu sınırsız Farkındalığın içerisindedir. Ben Farkındalık'ım, sen Farkındalık'sın; bu durumda hepimiz bir değil miyiz? Sen-Farkındalık ve Ben-Farkındalık arasında bir özdeşlik yok mu? İkinci, ayrı bir Farkındalık olamaz.
Güneş, gökyüzü, yıldızlar hepsi Farkındalık'ın içerisindedir. Bedeniniz Farkındalık'ın içerisindedir. Uzay, Farkındalık içerisinde mevcuttur. Aralarında mesafe olamaz. Sen Farkındalık'sın ve yukarıdaki yıldızlar da Farkındalık'tadır. Tüm nesnelerin içerisinde her yeri kapsayan sadece tek bir Farkındalık vardır.
Bu Farkındalık zamanla kısıtlanamaz çünkü Ben, Farkındalık, zamanın farkında olanım. Zamanda doğmuş her şey zaman ile yok edilir, ancak zamanın temeli olan Farkındalık, zamanın ötesindedir. Dahası, Farkındalık biçimsiz olduğu için, parçalara bölünemez ve yok edilemez. Bu nedenle tüm yok edilebilen aktörler Ben-Farkındalık'ı yok etme yetisinden yoksundur.
Mekan ve zaman Farkındalık'ta mevcuttur ve zaman-mekanda tüm yaratılış mevcuttur. O halde, Ben tüm kısıtlamalardan özgür olanım.
Eğer kişi kendisini fiziksel beden ile özdeşleştirirse, keder ve acı içerisine düşmek için sebepleri sayısızdır; çünkü fiziksel bedenin sayısız kısıtlaması vardır. Ölümlülük korkusu meşru ve gerçek değildir çünkü sen ne zamanla ne de mekanla sınırlanabilirsin; sen Farkındalık'sın, zaman ve mekan kavramları Sen'de mevcuttur. Kendinin cehalet içerisinde olduğunu düşünmen de doğru değil, çünkü sen tüm bilgi biçimlerini içinde barındıran Farkındalık'sın. Çektiğin herhangi bir acı yersizdir, çünkü sen tam ve tamamsın; sen sınırsızsın.
Ancak işte şimdi yeni bir sorun ortaya çıkabilir. Her ne kadar Öz'ün sınırsız Farkındalık olduğunu duymuş olsanız da, kendinizi hala sınırlı ve mutsuz hissediyor olabilirsiniz. Bu sorunu çözmek için öncelikle mutluluğun doğasını analiz etmeliyiz.
Dünyada var olan sayısız nesne arasında, mutluluk isimli bir nesne var mıdır? Herkes kendince mutluluğu farklı nesnelerde arar. Tekil hiç bir nesne mutluluk olarak adlandırılamaz, çünkü hiçbir tekil nesne herkese bütünlüklü bir mutluluk sağlayamaz. Mutluluk bir nesnenin niteliğidir diyemeyiz, çünkü eğer böyle bir nesne var olsaydı, herkes o nesneye sahip olup daimi bir şekilde mutlu olabilirdi. Yine de, insanlar nesneler ile ilişkiye girerek mutluluk elde edebileceklerini sanmaktalar.
Mutluluk ne nesnelerde, ne senin bedeninde, ne duyu organlarında ne de düşüncelerinde değildir. Eğer mutluluk ne senin içinde ne de senin dışında değilse, geriye tek bir ihtimal kalır: Öz'ünde. Senin bedeninin, duygularının, düşüncelerinin ve tüm dünyevi nesnelerin farkında olmana sebep olan Öz, mutluluğun kaynağıdır.
Eğer sen mutluluksan, o halde neden sadece bazı insanlarla, durumlarla yada nesneler ile karşılaştığında mutlu oluyor gibi görünmektesin? Eğer mutlu bir anı incelersen, hoşlandığın herhangi bir şeyin sende hoş bir zihinsel hal oluşturduğunu fark edersin. Bir şeyi arzuladığında, zihin husursuz olur ve arzulanan nesne elde edildiğinde husursuzluk çözülür ve zihin tatmin olur. Keşfettiğin mutluluk işte bu tatmin olmuş, hoş zihinsel halden gelir, herhangi bir nesneden değil. Sende hoş bir zihin yaratabilen insanlar, durumlar ve nesneler senin sevdiklerin olurlar. Geçmişine, değerlerine ve yetiştirilme biçimine göre her nesne bunu getiremez, sadece belli başlı nesneler ve bireyler bunu gerçekleştirebilir. Hissettiğin mutluluk her ne kadar sana yakın olursa olsun aslında insanlardan ya da nesnelerden gelmez. Mutluluk sadece hiçbir şey arzulamayan, tatmin olmuş bir zihinde tezahür edebilir; çünkü Öz, mutluluğun kaynağıdır. Öz'ün mutluluğun asıl kaynağı olduğunu bilen birisi arzulardan azat olmuştur.
Zihin var olanı olduğu gibi kabul ettiğinde, siz kendinizin daha farklı olmasını istemediğinizde, hoşlandım-hoşlanmadımlar ortadan kaybolduğunda nesnel bir dünya sizin için bir sorun yaratmaz.
Hayatta herkesin oynaması gereken bir rolü vardır. Azat olmak isteyen kişi için önce tefekküre meyilli olmak gerekir; terk etmek, tüm eylemleri bırakıp tembel olmak değildir. Fiziksel tüm eylemleri öylece bırakmak, tefekküre ve azat olmaya meyilli bir eğilimi hemen garantilemez. Zihninizi örseleyen hoşlandım-hoşlanmadım ikiliğini etkisiz hale getirmelisiniz.
Eğer sadece eylemlerinizin sonuçlarına olan yaklaşımınızı değiştirerek eylemde bulunmaya devem ederseniz, hoşlandım-hoşlanmadım ikiliği etkisizleşebilir ve tefekküre hazır hale gelebilirsiniz.
Eylemlerin sonuçları kendi kontrolümüzde olmayan yasalarca yönetilir. Kendimizi, yasalarla yönetilen bir dünyada buluruz ve söz konusu bu yasalar burada doğmuş kimseler tarafından yaratılmamıştır. Bu yasalar uyarınca doğar ve bu yasalar uyarınca da eylemlerimizin sonuçlarını biçeriz. Bir eylem ve sonucu arasındaki ilişki doğa yasaları tarafından yönetilir. Bunları anlama çabasında bulunabiliriz ancak asla değiştiremeyiz.
Herhangi bir şey yapmaya kalkıştığımızda, her ne kadar sonuçların bizim kontrolümüzde olmadığını bilsek de bir sonuç bekleriz çünkü tatmin edilmesini beklediğimiz, hoşlandığımız ve hoşlanmadığımız şeyler vardır. Sonuca dair böylesi bir beklenti doğaldır ve bir sorun teşkil etmez; sorun, bu sonuçlar ortaya çıktığında onlara verdiğimiz tepkilerde yatar. Yani, bir sonuç bekleyerek eylemde bulunabiliriz ki böylece neyi arzuluyorsak onu elde edebiliriz; plan yapabilir ve sonra bu planı uygulamaya koyabiliriz ancak eğer sonuçlar istek ve arzularımızdan ziyade beklentilerimizin tam tersi şeklinde tezahür ederse her hangi bir tepkide bulunmamalı ve başarısızlığa uğradığımızı düşünmemeliyiz.
Eylemlerinin sonuçlarını yöneten yasaları yaratan sen değilsin, ancak her şeyin bu yasalar uyarınca işlediğini ve evrenin bir uyum içerisinde faaliyet gösterdiğini biliyoruz. Her eylem her zaman bu yasalar uyarınca bir sonuç ortaya çıkartır.
Yasalar eylemlerinizin sonuçlarının asıl kaynağı olan Tanrı'nın sadece bir aracı. Bu kelimeleri okuduğunuzda bile okuma eylemi O'nun kuralları uyarınca gerçekleşiyor. Bu gerçeği anladığınızda, başka bir yaklaşım, tutum geliştirmiş oluyorsunuz; her eylemin sonucunun Tanrı'dan geldiği gerçeğini idrak ediyorsunuz.
Her eylemin sonucu Tanrı'dan gelen bir lütuftur ve bu sizin için yeterlidir. Eğer siz eylemlerinizin sonuçlarını Tanrı'dan gelen bir lütuf olarak kabul ederseniz sonuca karşı bakış açınız değişir.
Eylemlerinizi arzularınız uyarınca icra ediyorsunuz. Sonucun Tanrı'dan, Yaratan'dan geldiği yani O'nun yasaları uyarınca şekillendiği gerçeğini takdir ediyorsunuz. Eylemlerinizin sonucuna, Tanrı'dan gelen bir lütuf gibi bakın. Bu yaklaşıma sahip olduğunuzda herhangi bir sonucu kaygısız, tasasız, açık bir zihinle kabul edersiniz.
Bir başka yaklaşım da eyleme başlarken de Tanrı'yı hatırlamaktan geçer. Hoşuna gitse de gitmese de, kişi, yazıtların da öğütlediği üzere eylemlerini doğru ya da yanlış referansı ile belirlememelidir. Hangi eylemde bulunursanız bulunun, söz konusu eylem ister sizin hoşunuza gitmesi ister gitmemesi üzerinden belirlenmiş olsun, her eylemin Tanrı tarafından belirlenmiş yasalarca kontrol edildiğini göreceksiniz. Eylemlerini Tanrı'ya adama yaklaşımını kişi tüm eylemlerinde kullanabilir; böylece hoşlandım ve hoşlanmadımların zihinde yarattığı etkiyi dengeleyebilir.
Ancak bu yaklaşım mevcut olduğu sürece bir şey öğrenebilirsiniz. Tepkisel bir zihin öğrenemez, çünkü hayal kırıklığı, üzüntü ve çaresizlik içerisinde olayları nesnel bir şekilde göremeyiz. "Deneyim gerçek öğretmendir" diye ünlü bir deyiş vardır. Deneyim, olanları tepkisel olmadan özümseyebildiğimiz sürece bize bir şey öğretebilir.
Evreni yöneten yasalar tarafsızdır ve asla yanılmaz. Eğer bir sonuç beklentilerinize uymuyorsa onu kabul edin, duruşunuzu değiştirin ve yeni bir eylemde bulunun. Eyleminiz başarısızlıkla sonuçlanıyor gibi görünse bile, bu deneyimden bir şey öğrendiğiniz sürece asla başarısız sayılmazsınız.
Eylemi terk etme isteğinin ta kendisi kendinizi, yani eyleyen kişi olarak algıladığınızı gösterir. Ancak siz gerçekten eyleyen kişi misiniz? Hiç kimse sahip olmadığı bir şeyi terk edemez. Siz eyleyen özne değilsiniz. Eğer eyleyen özne değilseniz o halde eylemi nasıl terk edebilirsiniz?
Siz o Varlıksınız, Farkındalıksınız, mevcudiyetinde eylemlerin, algıların ve düşüncelerin var olabildiğisiniz. "Ben eylemde bulunuyorum" dediğinizde, eylemde bulunan Farkındalık değildir. Gören gözlerdir, zihinden geçen düşüncelerdir, ancak hepsi Bilincin, Farkındalık'ın içerisindedir.
Hareketin doğası eylemdir. Tüm eylemler Ben, Farkındalık'ında, zamanın ve mekanın farkında olan bilinçte mevcuttur. Gezegenler, hava, insanlar, hepsi Farkındalık'ın içerisinde hareket eder. Uzayın bizatihi kendisi Farkındalık'ın içerisindedir, bu nedenle Farkındalık her yeri kuşatan, her yerde olandır. Nereye gidebilir ki? Farkındalık, Ben, hareketsizdir. O her zaman mevcut olandır, zaman bile sürekli onun içerisinde hareket eder. Ancak Farkındalık, zamandan ve mekandan bağımsızdır.
Eylem, eylemsiz olan Farkındalık'ın içerisinde var olur. Söz konusu bu durum, kişinin gerçek doğasıdır. Kendini eylemsiz olan ile özdeşleştiren kişi her ne kadar eylem içerisinde bulunsa dahi kendini eyleyen özne olarak görmez. Zihnin, duyu organların ve uzuvların ilgili görevlerini icra ettiğini fark ediyorsun ve sen tüm onları var eden tek Farkındalık'ın ta kendisisin. Ben'in mevcudiyetinde tüm eylemler var olur, ancak Ben eylemde bulunmaz. Tüm eylemleri öylece terk eden değil, kendisini ancak böyle bilen birisi özgür kişi sayılabilir.
Farkındalık, Ben, asla bir eylemde bulunmaz. Bu tıpkı arabanın arka koltuğunda oturan adama benzer, araba hareket eder ve adam da hareket ediyormuş gibi görünür. Beden de hareket ettiğinde sanki söz konusu Ben de hareket ediyor gibi görünür, beden konuşurken ve yürürken insanlar Ben'in eylemde bulunduğunu zanneder. Ancak O'nun bakış açısından bakarsak Ben eylemsizdir. Bunu bilen ve bu varoluş boyutuyla yaşayan kişi her zaman sakindir ve ulaşılabilecek her şeye ulaşmış, tüm kısıtlamalardan azade olmuştur.
Zihni kirlilik ve hoşlandım-hoşlanmadım ikiliği nedeniyle bu öğretiği anlamakta zorlanan, gerçek doğasının eylemsiz olduğunu anlayamıyorsa, doğru yaklaşımla eylemde bulunarak (eylemler/deneyimler vesilesi ile pratik yaparak) zihnini saflaştırır ve bu öğretiyi anlayabilme yetisine erişir.
Eylemden vazgeçmek terk değildir, çünkü vazgeçmek hala kişinin eylemi kontrol ettiğini gösterir. Böylesi bir anlayış bir yanılgının ürünüdür. Kişinin, eylemi icra ettiren şeyin ne olduğunu anlaması gerekir.
Öz'ün eylemsiz olduğunu bilen kişi, eylem içerisinde ya da herhangi bir işle uğraşıyor olsa da her zaman rahattır. Bilge kişi, Öz'ün asıl, gerçek doğasının eylemsizlik olduğunu fark eder ve eyleyen kişi olduğu fikrini terk eder. Terk etmenin gerçek anlamı budur.
Ben, Farkındalık her zaman her yerde mevcuttur; Ben'in varlığıyla gözler, zihin ve uzuvlar işlev gösterebilir; Ben'in içinde düşünceler gezinir, gezegenler hareket eder; tüm zaman-mekan düzlemi Ben'de mevcuttur. Hiçlik, yokluk fikirleri bile her yeri kapsayan Farkındalık'ın içerisinde mevcuttur. Her yeri kapsayan Farkındalık hareket edemez, herhangi bir eylemde bulunamaz. Bu nedenle, Ben yani Farkındalık doğası gereği eylemsizdir. Bunu bilmek eylemi terktir. Bu bilgiyi bilen kişi iş yapmaktan, eylemden korkmaz; dengede ve huzurludur.
Kişi, kendisini eğer bir günahkar olarak görüyorsa bu cehaletin sonucudur. Günahlar, yanlış eylemler eyleyen özneye aittir, eylemsiz olana değil. Eğer kendinizin eylemsiz olduğunu keşfederseniz, geriye günah kalır mı hiç? Bu bilgi ile tüm kederlerinizi aşar, kim olduğunuzu bilirsiniz, sorun çözülür. Rüyalarında birçok cinayet işleyen kişinin uyandığı zaman masum kalması gibi, siz de bilgi ile eylemsiz Farkındalık olduğunuz gerçeğine uyandığınızda tüm günahlarınızdan ve tutkularınızdan özgürleşirsiniz.
Yaratılmış olan her şeyin ardında iki sebep vardır: ilki, nedensel sebep yani yaratımı gerçekleştiren bilgi ve yetiye sahip zeki varlık; ikincisi ise maddesel sebep yani bir şeyin yapımında kullanılan malzeme. Bu nedenle, Tanrı yaratılışın ardındaki salt nedensel sebep değil aynı zamanda maddesel sebeptir. Çünkü varoluş son bulduğunda bir nesne nedensel sebebinde değil maddesel sebebi içerisinde çözünür.
İnsanoğlu aslında herhangi bir şey yaratmamıştır. Biz sadece yeniden düzenlemeler yapmaktayız. Tanrı'nın zaten yaratmış olduklarından farklı bileşimler, karışımlar oluşturuyoruz. Tanrı'nın bizim tüm ihtiyaçlarımızı zaten gerçekleştirdiğini keşfettiğimizde, doğal olarak O'na şükranlarımızı hemen sunmak isteriz, ancak görürüz ki dualarımızın nesnesi idrak sınırlarımızın ötesindedir.
Tanrı'nın yaratılışın ardındaki maddesel sebep olduğunu doğru bir şekilde anladıktan sonra, O'nu aramak için herhangi bir yere gitmemiz gerekmediğini fark edeceksiniz. Tanrı uzaydır, havadır, ateştir, sudur, topraktır; evrende ne varsa O'dur. Zamanda ve mekanda var olan her şey, kendi fizik bedeniniz, duyu organlarınız ve zihniniz dahil Tanrı tarafından yaratılmıştır.
Tanrı yaratılışın maddesel sebebi olduğu için "Ben yaratılışı biliyorum, bu nedenle Tanrı'yı da biliyorum" diyebilirsiniz. Ancak Tanrı sizin bilginizin nesnesi olamaz, çünkü nesne özneden farklı olmalıdır. Tanrı sizden farklı değildir. Eğer her şey Tanrı'dan farklı olsaydı, Tanrı'dan geriye sadece çok ufak, küçük bir miktar değerli şey kalırdı. Eğer Tanrı'yı bir nesne olarak algılarsanız, kendinizi O'ndan üstün tutuyorsunuz demektir. Eğer Tanrı sizin düşüncenizin bir nesnesi olarak sizden ayrı olsaydı, nesneyi, yani Tanrı'yı atıp başka bir şeyi düşünerek var olmaya devam edebilirdiniz. Bu durumda Tanrı düşüncenize bağlı gelip giden herhangi bir şey gibi ayırt edilmiş olur; Tanrı sınırlı, geri kalan her şeyden farklı olmaz. Bu durum, tam olarak yanlış Tanrı anlayışından ortaya çıkar.
Birisi Tanrı'ya dualarında seslendiğinde, o kişi Tanrı'nın varlığını bildiğini göstermiş olmaktadır. Ancak eğer kişi Tanrı'nın ve kendisinin özdeşliğini takdir etmezse, kişinin Tanrı algısı eksiktir.
Dalgalar okyanustan oluşur, okyanus sayesinde varlıklarını sürdürürler ve okyanusun içerisinde çözünürler. Bir dalganın okyanusla ilişkisi bireyin Tanrı'yla ilişkisine benzer. Dalgalar okyanusun özünde mevcuttur, ancak yine de dalga sanki okyanustan farklıymış gibi görünür. "Sınırsız okyanus beni, yani sınırlı dalgayı yarattı" diye düşünür. Bir dalganın, okyanusu yani yaratıcıyı idrak etmesi, kendinden başka bir şey olmadığını ya da cennetten geldiğini düşünen diğer bir budala dalgaya kıyasla düşünce zincirinde elbette büyük bir sıçramadır. Doğumunun ardındaki nedensel sebebin okyanus olduğunu takdir eden dalga Tanrı'ya adanmış kişidir.
Tüm adananlar (1-Başı dertte olup O'ndan yardım dileyip yalvaran, 2-İstediği şeyleri elde etmek adına kazanç peşinde koşan, 3-Tanrı'yı bilme adına hakikat peşinde koşan, 4-Tanrı'yı bilen) O'na, Tanrı'ya yakındır. Çünkü her biri O'nun kudretini ve mevcudiyetini takdir eder, ancak bilge kişi en yüce adanan kişidir çünkü sadece o Tanrı hakkında gerçek, nihai bilgiye sahiptir.
"Tanrı vardır" önermesi değil, "Ben Tanrıyım" cümlesi eksiksiz bilgiyi simgeler. Tanrı'nın var olduğunu ve herşeyin ardındaki sebebin O olduğunu bilmek ile Tanrı'nın Ben, Farkındalık olduğunu bilmek arasında fark vardır. Farkındalık hem Ben'de hem de Tanrı'da aynı olandır, o halde, Tanrı Ben'de, Öz'de mevcuttur.
Kendinin su olduğunu bilen dalga, "Ben okyanusum, su benim özümdür ve tüm diğer dalgaları ve okyanusu yaratan O'dur" der. Bu eksiksiz bilgi ile adanma tamamlanmış olur, çünkü o kişi bilgi aracılığıyla Tanrı ile bir olmuştur.
Tanrı'nın ve kendinizin eylemsiz, tek bir Farkındalık olduğunu bildiğinizde, Tanrı'ya hiç çaba göstermeden erişmiş olursunuz, çünkü Tanrı özünüzdür, kendinizdir. Kendinizin sınırsız varlık olduğu bilgisi sizin tarafınızdan gerçekleştirilmesi gereken bir bilgi değildir, her hangi bir hareket gerektirmez. Kaslarınızı o kadar çok germenize gerek yok, bu bilgi içinde herhangi bir teknik barındırmaz. Sadece kendinizin sınırsız olduğunu fark etmeniz yeterlidir. Tanrı "Beni doğru şekilde takdir eden, kendisinin ayırdında olan, uyanık kişi için ben kolaylıkla erişilebilirim" der.
"Onu, bunu isteyerek sadece küçük amaçlarla ilgilenen kişi ise bana erişemez. Yollar aracılığıyla bana erişemez. Yollar aracılığıyla amaçlara erişebilirsiniz ancak kendinize erişmek için bir yol bulamazsınız. Zihninizi saflaştırmak, sabitleştirmek, inceltmek için çeşitli teknikler mevcuttur ancak gerçek amaç salt zihni geliştirmek değil, kendinizi fark etmeniz içindir. İşte bunun için ise herhangi bir yol yoktur."
Karanlık ışık ile buluşamaz, çünkü ışık geldiğinde karanlık gider. Benzer şekilde, cehalet ve bilgi birbirlerine karşıttır. Tanrı "Ben, en kolay ulaşılabilecek olduğum gibi en zor olanım da. Eğer beni ararsan, beni bulamazsın. Ancak Ben, zihni hazır, öğretinin lütfuyla kutsanmış kişi için kolayca bilinebilirim" der.
Tanrı, tüm evrenin maddesel sebebidir. "Tüm yaratılış benimle kaplıdır" der. Ancak Tanrı aynı zamanda "Yaratılış ben değilim" der. Ayrı ayrı görünen her dalga sudur. Dalga, sudan bağımsız var olamaz ve tüm varlığı sadece suya bağlıdır, ancak suyun varlığı dalgadan tümüyle bağımsızdır. Eğer su sadece dalga olsaydı, su nerede mevcut olursa orada sadece dalga biçiminde var olurdu. Su, dalganın maddesel sebebidir, dalgada mevcuttur ve dalganın süregelmesini sağlar ancak dalga değildir.
Benzer şekilde, her ne kadar yaratılış Tanrı ile kaplı olsa da, Tanrı salt yaratılış değildir. O, tüm yaratılışın doğduğu, süregeldiği ve yeniden içinde çözüneceği tek şeydir, sınırsız varlık, Farkındalık'tır. Ondan ayrı olmak diye bir şey söz konusu bile değildir.
Bir gümüş zincir gibi nesnel bir yaratımı ele alalım. Zanaat ustası onu yaratmadan önce zincir ortada yoktu, ancak malzeme yani gümüş vardı. Zincir yapıldıktan sonra, gümüş ise hala var olmaya devam etmektedir. Eğer zincir kırılırsa ya da erirse zincir yok olabilir ancak gümüş yine var olacaktır. Eğer gümüş, zincirden önce, zincir kırıldıktan sonra ve her iki süreç arasında da var olmaya devam ediyorsa, peki o zaman zincir nerede bulunmaktadır? Bir adamın gümüşün ne olduğunu bildiğini ancak zincirin ne olduğunu bilmediğini ve bir zincir görmek istediğini varsayalım. Bir zincir halkalardan oluşur ve her halka gümüşten başka bir şey değildir. O halde zincir nerde bulunur? Adam, yalnızca gümüşü görecektir. Haklı olduğunu kabul etmemiz gerekir, çünkü "zincir" kelimesi için gümüşten başka bir gerçek yoktur. Sadece genel kabul sonucunda nesneye zincir ismini veriyoruz. Zincir, belli başlı bir biçime verilen bir isimden ibarettir.
Yaratılışın ta kendisi muazzam bir sihirdir. Umuma açık, elle tutulur, gözle görülür, herkes tarafından algılanabilen bilgi, Tanrı'nın yaratımıdır. Hepimiz bu dünyayı algılıyoruz. Bu nesnel yaratılış üzerinde, kendi öznel fikirlerimizi, değerlerimizi yansıtıyor ve kendi öznel yaratımımızda bambaşka bir dünya görüyoruz. Bu öznel dünyaya ise sadece "senin görebildiğin bireysel yaratım" ismini veriyoruz. Tanrı "Ben Tanrı'yım" der ve sen de "Ben de bireyim" dersin, her ikisi de tek bir şeyde ortaklaşır: Ben, Ben, Ben. İşte söz konusu bu Ben, sınırsız tek Farkındalık'tır. Tanrı ve ben tek bir Farkındalığız ve hem nesnel hem de öznel yaratılış işte bu Farkındalık'tan ortaya çıkar. Senin zihnin tarafından yansıtılan da Tanrı tarafından yansıtılan da sadece tek bir Farkındalık'tır.
Zincir oluşurken gümüş herhangi bir değişimden geçer mi? Eğer gümüş maddesi, zincir olmak adına bir değişim geçirdiyse, zincir artık gümüş değil başka bir şeydir. Kil, çömlek olmak için herhangi bir değişimden geçmez, her ne kadar dalgalar ondan doğmuş olsa da, su bir değişimden geçmez. Herhangi içsel bir değişime maruz kalmadan, nesneler ortaya çıkar. Eğer herhangi içsel bir değişim olmadan bir sonuç ortaya çıkıyorsa değişim zahiri yani sadece görünüştedir. Sonuç, başka bir isim ve biçim olarak ortaya çıkabilir ancak aslında sadece gümüştür, dalga suda saklıdır ve çömlek de kilin içerisinde gizlidir. Kil gerçektir, çömlek zahiridir. Çömlek, kil var olduğu sürece vardır ama çömlek yok olduğunda kil var olmaya devam edecektir.
Kaynak : Bhagavad Gita'nın Öğretisi - Swami Dayananda - (Türkçe'ye Çeviren: Damla Dönmez)