Message
Hazret-i Şeyh'in Fütühaf-ı Mekkiye'sinde anlatmak istediği husustan bir tanesi şudur:
—İrfan sahibi, eğer kendi özündeki gerçeği anlasaydı; belli bir itikada bağlanıp kalmazdı.
Bu cümleyi açıklayalım; şöyle ki:
Bir irfan sahibi, zatındaki varlığı, tam manası ile anlar olsa, bir inanç içinde kısılıp kalmaz. İman çerçevesini daraltmaz. O bir heyulâ gibi olur; hangi şekil verilse, kabul eder. Bu şekiller dışta olur; iç âlemine, özüne değişiklik gelmez.
Kendi sınırında ârif-i billah, aslı ne ise, öyle kalır. Her türlü itikadı kabul eder; ama, dışta çizilen, hiçbir itikadla bağlı kalmaz. Zati olan ilim, yani: İlâhi bilgide yeri ne ise öyle kalır. Cümle itikadın özüne vâkıf olur; dışını değil içini görür. Özünü bildiği şey, dıştan hangi libasa bürünürse bürünsün; onu tanır. Bu baptaki çerçevesi geniştir. O itikadların dışta giydiği kisvelere bakmadan, aslına bizzat erer ve her yüzden müşahedeye koyulur.
Bir Hadis-i Şerifte şöyle anlatılır:
—“Cennetlik kimseler, makamlarına kavuştukları zaman; Yüce Hak, azametini ve kibriyasını gizleyen perdeyi aralar ve:
—Ben sizin, Yüceler Yücesi Rabbinizim."
Buyurur.
Daha açık manası ile şöyle buyurur:
—“Yıllarca ah görsem, diye arzulayıp sızlandığınız, Pek Yüce Rabbinizim."
Buyurur. Hakkın bu tecellisi, olmaz iş gibi gelir; inkâr ederler:
—Haşa ki, sen bize Rab olasın!.
Diyerek feryada başlarlar.
O anda tecelli üç defa değişir; her defasında onlar, yine inkâr ederler. Sonra, Yüce Hak onlara:
—Rabbınıza dair aranızda bir işaret var mı?
Diye hitap eder:
—Evet var.
Cevabını, hep bir ağızdan verirler. Artık bundan sonra; herkese zannı, itikadı, anlayış kabiliyetinin nisbetinde tecelli olur. Bu tecelli sonunda:
—Sen bizim Yüceler Yücesi Rabbımızsın.
Deyip kabul ederler.
Bu müşahede için şu Hadis-i Şerif vardır:
—“Siz, Rabbinıza mehtaba bakar gibi, bakıp seyre dalacaksınız.”
Hal böyle olmasına rağmen, ehl-i irfan, Yüce Hakkı ilk tecellide tasdik ederler. Çünkü onlar, cümle itikadı benimsemiş; her tecelli için yetenek kazanmışlardır.
Bu manayı biraz daha açalım..
Evet.. Hazret-i Kur'ân'da şöyle buyuruldu:
—“Bu âlemde âmâ olan, öbür âlemde dahi âmâ olur.” (17/72)
Yani: Her kim ki burada, mana gözünü açamadı: öbür âleme göçünce, aynı şekilde âmâ olur. Dolayısiyle ilâhi tecelliyi görmek ona nasip olmaz.
Hak Tealâ Hazretlerinden beklediğimiz şudur ki; Cümle kullarını, taklitten, gösterişten öteye geçemeyen itikattan saklaya; bu gibi şeylere bağlı kalmaktan koruya..
Bu âleme gelmekteki gayeyi şu Kudsi Hadis, bize anlatır:
—“Bir gizli hazine idim, bilinmek istedim; Halkı da bilinmem için yarattım.”
Bu emir böyle, ama, Hakkı bilmek kolay iş değildir; ta, kişi nefsine ârif oluncaya kadar.. Bunu da şu Hadis-i Şerif bize anlatır:
—“Kim nefsini (kendini) bilirse yaradanını bilen o olur.”
Aksi dahi böyledir; ehli anlar..
Bir kimse, kendi cisminde, cesedinde olan cüz'i ruhunu anlarsa; ki buna:
—Konuşan nefis.
Dense de olur. Hali böyle olan: Birinci mana şekli içindedir. Bu makama:
—Terakki.
Adı verilir.
Vahdet ehline göre; nefs, kalb, ruh, akıl ve sır hep birden, tek şeydir. Ancak, değişik şekil aldıkça ayrı ayrı itibar edilir, birer isim verilir.
O konuşan nefsin, cismi ve canı yoktur. Cesedin dışında ve içinde bir yönetici olur; tasarruf eder. Fakat ne mekânı, ne de bir nişanı vardır. Hiçbir özel yere sahip olmadan, nereye parmak basılsa, külli olarak orada var olur. Ayrıca bölünme, parçalanma gibi şeyler onun için yerinde sayılmaz.
Şahsın elinde tutan, gözünde bakan, dilinde söyleyen, ayağında yürüyen, kulağında işiten ve her duygusunda tasarruf eden O'dur.
Beden parçalarının her parçasında bizatihi tümüyle mevcuttur. Bütün bedeni kuşatmış olarak herşeyden münezzeh ve müberradır. Bir parmak, el ve ayak kesilecek olsa, O'na he noksanlık gelir; ne de bir eksilme.. Herhalde O, eskiden olduğu gibi merkezinde dâim ve kaim durur. Cesedin cümlesine fena gelse, O'na ne yokluk olur, ne de zevâl.. Bunu anlatabilmek için, had ve hesaba sığmayan manalar vardır.
Bu ikinci şekilde olan kimse, ufuklara bakmalı. Yani, afakta olan külli nefse (bütüne) nazar eyleye..
Buna:
—Akıl, izafi olan külli ruh.
Dahi derler; Allah-ü Teâlâ'nın halifesidir. Bu, cisim ve cisme bürünmüş değildir. Yerin ve semanın dışında dahi değildir. Bütün mevcudatı kuşatır; onlarda tedbir ve tasarruf eder. O'na nisbetle, üstünlügün en üstü ile, altın en altı eşittir. Her mertebede zatı ile mevcut olur. Parçalanmaya ve bölünmeye gelmez. Gök yıkılsa, yer çökse O'nda bir hasar olmaz.
Bu makamda olan dahi; yükseliş elde ettikten sonra gerekir ki:
—Cüz'i..
Tabir edilen ruhunu, külli ruhta fani ve yok görmek suretiyle, izafi ruhta zinde ola.. Yani: Ruhun, külli ruh; aklın külli akıl olduğunu Hakk'al Yakin müşahede ede; sonra:
—Cüz'i..
Deyimleri ata.. Herşeyin bütüne bağlı olduğunu anlaya.. İşte üçüncü şekil de budur.
Sonra o kimse bu makamda yükselmeye devam ede; kendi ruhunu izafi ruhta yok olmuş bula.
İzafi ruhu ise, Hakkın zatında mahvolmuş göre.. Parçalardan ve bütünden dahi halâs ola, Bunlar olunca bütün işleri Hakkın fiilinde; bütün isim ve sıfatı, Hakkın isim ve sıfatında, ayrıca bütün zatları da Hakkın zatında fenâ bulmuş ve yok olmuş göre..
Bu görüşünde sağlam olunca, İlm'el-Yakin tabir edilen, tam müşahede haline erer.
—O'ndan başka varlık yoktur.
—Varlık cübbesinde O'ndan başkası yoktur.
Manalarını da hal edinerek, tadarak anlar. Ayrıca:
—“Bugün mülk kimin? Vahid Kahhar olan Allah'ın..” (40/16)
Meâlini taşıyan âyet-i kerimedeki manaya da anlayış peyda ettikten sonra, dışta Hakk'tan gayri şeylerin mevcut olmadığını irfan yolu ile sezer; anlar.
Burası öyle bir makamdır ki, buraya kadar anlatılan dereceleri birleştirip, hepsini bir görüp müşahede etmek gerekir. Bu dereceye erene:
—İbn'ül Vakit..
Tabiri kullanılır.
Bu makamı bulan zat, herşeye ayna olur. Bu makamın yolcusu, yolunda zatından gayrını göremez ve herşeyi kendine bağlı bulur. Ve:
—Cübbemin içinde Allah'tan gayrı yok; iki cihanda benden başkası olabilir mi?.
Der. Yani: Herşey O'na ve herşeye O, bir ayna olur. Belki, ayna ve aynadaki boya, yansıma dahi kendi olur. Bundan önce, İbn'ül Vakit makamında idi:
—Allah'tan gayri mevcut yok.
Diyordu.. Bu makamı bulduktan sonra:
—Yalnız “Ben” var.
Der. Şimdi buna:
—Eb'ül Vakit..
Tabir olunur..
Bu devrede salik, tam bir fenâ hali ile yokluğa kavuşur ve sade bir hiçliğe erer. Bundan sonra beka içinde bekaya varır; artık onun için, hal ve makam lâfı edilmez. Orada ne müşahede, ne de marifet kalır. Bunların tabiri ve izahı da mümkün olmaz. Zira burası, tam bir yokluk makamı sayılır. Hattâ:
—Makamı.
Kelimesi dahi, anlatmak içindir; zira bu halin sahibi ne makam, ne de nişan bilir. Ancak ehl-i zevk, tadış yoluyla anlar.
Allahım bu hali, bizim için de kolay eyle.
Ârif bu makama erince, cem -birlik- âlemine geçmiş olur. Ayrılma gerekirse ilâhi bir varlıkla süslenir. Kendi hakikatını bilir ve dolayısiyle Hakkı anlar. Bundan sonra zâhirde anladığımız itikadların herhangi biriyle, bağlanıp kalmaz, anlatılmak istenilen mana da budur.
Artık, ârif anlar ki, gerek enfüs'te, gerekse afakta; tecelli eden Tek Zat, Tek Hakikat'tır, başkası yok.. Varlık, Tek Varlık, bir can ve bir tendir. Ama, Hakikat'ın aslı, ne bölünmüş; ne de parçalanmıştır. Zahirde görünen cümle şeyler, O'nun tecelligâhı ve âletidir.
Kâinatta bulunan cümle varlığın zerresinden, en büyüğüne kadar, hepsinde Hak esmâ ve sıfatı ile tecelli eder. Bu tecelli herkesin itikadına ve anlayışına göre olur. Her mahalde ve her makamda bir yüz gösterir.
Şunun bilinmesi gerekir ki, Allah-ü Teâlâ'nın zatına ve sıfatına bir son olmadığı gibi, âlemlerin dahi, sonu yoktur. Zira âlemler, isim ve sıfatların zuhur yeridir. Zuhur eden, sonsuz olduğuna göre, zuhur yerlerinin de sonsuz olması gerekir.
—“O her an, bir şan alır.” (55/29)
Âyet-i kerimesindeki mana icabı, Hakkın tecellisine son yoktur.
Yüce Hakkın kudreti, tam, mükemmel haldedir. Bu yüzden, bir kula bir tecelliyi iki defa eylemez. O, daima, yeni yeni tecelli eder. Ve aynı tecelli şimdiye kadar, iki kula olmadığı gibi; bundan sonra da olmaz.
Şimdi, bilinmesi gereken bir şey var. O da; irfan sahibinin başlangıcını ve dönüş yerini anlayıp nereden gelip ve nereye gittiğini bilmesidir.. Bu da aşağıda anlatılacak üç sefere, yani: Yolculuğa bağlıdır. Dolayısiyle o seferleri, yani: Yolculukları anlatâcağız. Buradaki sefer:
—İnsanın manevi yolculuğu...
Demektir. Bu yolculuğun önü sonu yoktur; ancak seçtiğimiz bu üç sefer hepsini toplamıştır. İnsan bu üç seferi, bitirmedikten sonra nefsini anlayamaz ve Yaradanına karşı irfan duygusunu bulamaz. Ne kendisi olgunlaşır; ne de başkasına önder olabilir.
Bilinsin ki, her şahsın, Zat-ı İlâhide bir gerçek yeri var. O gerçeğin, Hak Teâlâ şu duygu ve şehadet âlemine gelmesini ve zuhurunu dilese, ilk şeklini akl-ı külde çizer; ki orası ilâhi aynadır. Ve Allah-ü Teâlâ'nın bilgi âlemidir. O şekil, Hakkın dilediği kadar orada kalır; sonra külli nefsi, sonra arş ve kürsiyi aşar; gökleri, tabaka tabaka geçer, ateş küresine iner. Sonra havayı, suyu geçer toprağa düşer. Bundan sonra, madenlere, bitkilere, meleklere, insanlara ve cinlere uğrar.
İnsan mertebesine gelinceye kadar hayli vartalar atlatır. Her mertebede hayli güçlükle karşılaşır. Gâh, yükselir; gâh, alçalır. Düşe kalka gelip insanda yerleşince, yarım daire, tamam olur; ki, buna:
—Esfel-i safilin.
Tabir edilir. Sonra burası, akl-ı küll, alâ-i illiyyin mertebesidir.
Anlatılan işin başı şu âyet-i kerime ile tesbit edilmiştir:
—“Biz insanı, yaratılışın bütün güzelliğine sahip olarak yarattık; sonra, esfel-i safiline indirdik." (93/4-5)
Anlatılan bu mertebelerin hepsi; insanlık mertebesine varıncaya kadar birinci seferi teşkil eder.
Eğer insan, geldiği ve döneceği yeri anlamadan bu yolculuğa katılır, sadece seyir ve sülükla meşgul olur, yalnız başlangıç noktasını bulursa cem âlemini bulmaktan uzak kalır, ayrılıkta sayılır. Buna işaret olarak:
—Cem âlemini bulmadan ayrılık, şirktir.
Diye anlatıldı. Şu âyet-i kerimede buyurulan:
—“Onlar, hayvan sürüleri gibidir; belki daha şaşkın.” (7/179)
Zümreye dahil olup öyle haşr olur.
Bunun için:
—Müşahede ve terbiye seferi..
Tabir edilir. Bu ikinci seferde, bir kâmil mürşide yapışıp, akl-ı külle uçmak ve manevi bir yolculuğa girmek gerek.. ki buna:
Hakikat-ı Muhammediye.
Dahi denir. Pirlerin himmeti ve gayreti ile buna ulaşmak gerek.. Bu, özel bir vuslattır.
—Ancak gerçek durumu ile insan; oyalayıcı şeylerden birer birer geçerken, kendi mertebesine gelinceye kadar, uğradığı her şeyden bir renk almıştı. Her birinden yaramaz bir sıfat takınmıştı. Bu yüzden:
—“Onlar hayvan sürüleri gibidir; belki daha şaşkın..” (7/179)
Âyet-i kerimesi ile anlatılan zümreye karışmıştı.
İşte mürşid-i kâmile erince, o yaramaz ahlâk ve yaramaz huyların hepsini bir yana attı. İlk hali ne idiyse, yine öyle oldu. Esasen bu şekilde pâk ve temiz olmadıktan sonra, külli akla varmak
kolay olmaz.
Bir salik düşünelim, külli aklı bulmadıktan sonra, Hak ehli katında yetişkin değildir. Yetişkin olmak için, daha yolda iken külli akla erişmek gerek. İşte veli mertebesi bu makamdır.
Salik, Külli aklı bulunca erler mertebesine erişir.
Buna:
—Hakikat-ı Muhammediye.
Denir.
—“Allah, ilk önce aklımı yarattı.”
Buyurulan Hadis-i Şerif cümlesindeki mana budur. Salik yine bu makamda, renksiz olur ve vahdet bulur.
Bu makamda salik akıl bütünlüğünü bulur. Nefsi, külli nefse geçer. Ruhu mukaddes ruh olur.
Bu makama:
— Ayrılıktan sonra birleşme.
Derler. Burası Hakka meczub olanların makamıdır. Hayret, heyhat, vehim ve akıl burada olur. Birçokları bu makamda sapıtır. Nitekim, bu manada:
—Ayrılık olmadan birliği aramak sapıklık olur.
Denilmiştir.
Hak yolcusu bu makamda kalır, ileri geçemezse bir başkasını kemale erdirmeye, irşad etmeye nail olamaz.
Haddizatında bu makam son derece tatlı bir makamdır; Hakta ve Hakla yolculuk mertebesidir.
Çünkü, Hak yolcusu salik, burada varlık zerresini ummana atıp dağılmıştır. Artık ne kendinden, ne de âlemden haberi vardır; ne de başkasından.. Bundan sonra herhangi bir şeyden zühd yolu ile kaçınamaz. Şer'i emirlerle herhangi bir kayda giremez. Ama, bu makamı da bırakıp geçmek gerek. Allah'ın yardımı ile bu makamda Hakla yok olma halini bulup sonra da O'nunla beka âlemine ermek gerektir.
Bu yolculuk Hak'tan başlar, aynı zamanda Hak'la beka makamıdır. Yani, Hak'tan halka yolculuktur. Birlik âlemini bulduktan sonra, ayrılık haline geçiştir. Açıkçası: Bu yolun yolcusu, irşad için, manevi bir inişle, beşeriyet kisvesine bürünüp bulunduğu makamdan halk arasına karışır. Nitekim peygamberimiz:
—“Ben de sizin gibi beşerim.”
Buyurdu. Bu makamda yemek, içmek, uyumak, nikâhla kadın alıp evlenmek vardır; ama hiçbirinde ifrat veya tefrit olmaz, tam itidal ve istikamet vardır.
Bu mertebeye eren, iffet ve istikamet sahibi olur. Dini hükümlere zâhiren de bağlıdır; onlara tamamen uyar, Ancak farz ibadetler dışında, bazı çeşitli ibadetlere bağlanıp durmaz. Hem kesret âleminde hem de vahdet âleminde daimi salât içinde bulunur. Dış âlemi, halka yanaşık; iç âlemi ise, Hakka yapışıktır. Bu zatı anlamak, halk için hayli güçtür. Zira bu halk, zâhirde kimin ibadeti çoksa, zâhiri zühdü ve takvası çoksa onu kâmil bilir. Halbuki kâmil insanın olgunluğu, bu zâhirdeki duygu gözü ile görünmez. Onu görmek için Hakka ulaşmış göz gerek.
Hasılı: Kâmil olanı, yine kemâle eren görür ve bilir.
Bu daire, cem âleminden sonra hâsıl olan fark dairesidir. Hazret-i Ali (k.v.) şöyle anlattı:
—Cem âlemi olmadan fark, şirk; cem âlemi sonunda fark olmazsa zındıklık; cem'i, fark'ı bir bulmak da tevhid sayılır. (Birlik âlemini bulup hiçlik haline ermeden, varlık iddiası ile irşad yolunu tutmak şirktir. Bu âleme inişi kabul etmeyip hiçlik âleminde kalmayı arzu, zındıklık; hiçlik ile varlığı birleştirmek tevhid olur.)
Bu üç makam, anlatmak istediğimiz şeyin manasıdır. Ayrıca ayrıntılara girmeye gerek yok..
Kâmil zatın bu fark makamına inişi terakki sayılır. Bu makama gelince, nefsine ârif olur; açıkçası: Kendini bilir. Esas varlığa bağlı olduğu için, herhangi hususi bir itikada bağlı olmaz. En iyisini Allah bilir.
Hal böyle olmasına rağmen, Hz. Şeyhin anlattığı gibi, hiç kimseyi; beslediği itikad dolayısı ile sorguya çekmez, karışmaz, inkâr da etmez. Çünkü, cümle inanışı benliğine sindirmiştir. Açıkçası, irfan sahibi, toplayıcı bir gözeyi anladı, bu yüzden toplayıcı hakikatın, her itikad bölümünde bir yüzü vardır, zira mutlak bir göze dedikleri o âriftir. Kayıtlı bir yönü bulunmayan, hiçbir mutlak yoktur. Bu sebeple, her neye ibadet edilse, mutlak o yüze çıkar. Bu durumu, itikad sahibi ve ibadet eden bilse de, bilmese de böyledir.
Şeyh İraki şöyle der:
—Hak Teâlâ cümle eşyayı, zatının aynı kıldı. Hikmeti ise, kendinden gayrına ibadet olunmaya, başkası sevilmeye.. İlâhi gayret (kıskançlık) bunu gerektirdi.
Yukarıda arz edilen hususlar, şu Âyet-i Kerime'nin bilinen meâlidir.
—“Rabbin hükmü şu ki, kendisinden gayrısına kulluk etmeyesiniz.” (17/23)
Daha açık manası ile ifade edilen mana şudur:
—Ey Peygamber, Rabbın takdir ve hükmü şu ki: Sevgide, övmede, senada O'ndan başkasını bilmeyesin, görmeyesin ve kul olmayasın. Zaten, O'ndan başkasına ibadet, mümkün değildir. Hatta puta tapanın tapışı bile sonuçta Hakka varır; çünkü onun varlığı da Hakkındır. Bunu anlamak için cümle varlık, Hakkın olduğunu anlamak ve bilmek gerekir; sözümüz onlara aynadır.
İşte irfan sahibi, bu manayı anladıktan sonra, ne muayyen bir itikada sahip olur; ne de diğer kimselerin itikadına sataşır, inkâr eder. Zira: Cümleyi bir emir zincirine bağlı gördü; kendisinin de, emir ve iradeden başka bir şey olmadığını anladı. Mevcut, yalnız O.. Yine o irfan sahibi, herkesi mazhar olduğu isim tecellisi cihetiyle itikad ve edeplerini yerli yerinde gördü.
İrfan sahibine:
—“Her ne yana dönerseniz, Hakkın (tecelli) yüzü o yandadır.” (3/115)
Ayet-i kerimesinin manası zâhir olur.
Yani, zâhirde ve batında cephenizi nereye çevirirseniz, orada Hakka çıkan bir yol vardır. Gerçekte:
—“O, her an, bir şan alır.” (55/22)
Kaidesine göre, makamlar ve mertebeler de bulunur.
Her makamda bir türlü, her mertebede bir başka yüz gösterir. Her yüzde bir başka türlü güzellik, her güzellikte bir başka aşk, her aşkta bir türlü gamze, her gamzede bir türlü işve, her işvede bir türlü cilve, her cilvede bir türlü naz, her yerde de bir türlü başlama şekli vardır. Bu yüzden aşka müptelâ olup inleyen zatlar çeşitli hallere düşerler. Gâh, kabz ve celâl sıfatına mazhar olurlar. Gâh, bast ve cemâl sıfatı tecellisinin mazharı olur; zevk alır, zevke dalar, safa bulurlar. Gâh naza, gâh niyaza kapılırlar. Bu sıfatlar, aşıkın nazarında türlü türlü haller alır; fakat o aşık, hiçbirini itmez. Hal böyle olunca, ârif kendini nasıl muayyen bir itikada kaptırsın, gitsin.
Aşıkın sevdiği mahbup, hangi sıfatı takınsa, hangi libasa bürünse ve her ne şekilde tecelli etse, katiyet gaflete düşmez ve tek yüzüne bağlanmaz. Ayrıca her yüzden O'nun güzelliğini gördüğü gibi, tek yüze bağlanıp kalanları da mazur görür. Dairesi geniştir. İtikad faslında, tek yüze bağlanıp kalmanın da ilâhi şuünattan biri olduğunu bilir ve ilâhi isimlerden birinin gereği olduğunu kabul eder. Nitekim izzet sahibi Yüce Hak bu âyetinde şöyle buyurdu:
—“Yeryüzünde hiç bir canlı yoktur ki, Hak onun nasiyesinden tutmuş olmasın; kesin olarak bilinsin ki, Rabbim sırat-i müstakim üzeredir.” (12/6)
Bu âyet-i kerime, Hud nebinin dilinden anlatılır.
Herkes, bir ismin mazharı olup onun tasarrufu altında bulunur. Celâl, cemâl, hadi, mudill, bunların hangisi olursa olsun, O'nun doğru yoludur. İtikad bahsinde de aynıdır. Bir kimsenin itikadı, diğer şahsa göre ayrılık taşısa bile, aslında mazharı olduğu isme binâen, doğru yoldadır; onun müstakim sıfatı odur. Meselâ, yayın doğruluğu eğri olmasından anlaşılır. Şaşkınlık, hakkın mudill ismine göre doğrudur, hadi ismi onu, eğri bilse de, yine doğru sayılır.
İşte, ârif kişi, bu manaya vâkıf olduğu için, hiç kimsenin dinine sataşmaz..
Burada bir soru akla gelir, O sorunun cevabını kader sırrına aşina olmayan vermeye kadir olamaz, ehli olana kolaydır.
Sual şudur:
—Cümle ibadet ve diğer bütün ahval, ilâhi esma tecellisi gereği oluyor ve kulun da onları yapıp yapmamakta bir seçme ehliyeti olmuyor. Bunda anlaşılıyor ki, herkes bulunduğu işi yapmaya mecbur.. Bu da cebre girer ve zülum olur.
Cevabı şöyle olabilir:
Yukarıda sorulan sorunun tahkik neticesinde iki durum hâsıl olur. Bir defa mahiyetler, önceden yapılmış değildir. İkincisi ise, ilmin, bilinen şeye tabi olmasıdır. Bu iki duruma vukuf peyda olunca az da olsa, kader sırrına vukuf peydah olur. Beyan edilen iki şeyi aslına uygun şekilde anlamak icap eder. Onlara vukuf peydah olunca, Allah'ın yardımı ile kader sırrına da nüfuz peydah olur. Çünkü bunlar anahtar mevkiindedir.
Yukarıda:
—Mahiyetler.
Diye arz edilen kelimenin manası şudur:
—Eşyanın ilâhi bilgi denizinde mevcut olan suretleri...
Ama ilimle sınırlı suretleri.. Mahiyetlerin bir adı da ayan-ı sabite, olarak anlatılır. Orada Hakkın ilmi zatının aynıdır. Bu hal, İnsan-ı Kâmil için dahi böyledir. Diğer bir itibarla da, ilim zata aynadır. O mahiyetlere Hak'tan gelen feyz; yine onların zatında mevcut olan istidat ve kabiliyete göre gelir. İtikad ve diğer hallerde. onun dışına çıkamaz. İsyan, küfür, itaat bunların her biri, o mahiyetin, kabiliyetine göre istemiş olduğu şeylerdir. İstidadı nisbetinde. Hak'tan ne diledi ise o verilmiştir.
Meselâ: Buğdayda istidad, buğday olmak; arpanınki arpa, darınınki de darı.. diğerlerini de var buna kıyas eyle.
Eğer arpanın dili olsa, ekene itirazla:
—Beni niçin buğday yapmadın?
Dese, ekinciden alacağı cevap:
—Senin istidadın, kabiliyetin buydu...
Olur. Ayrıca arpa, tohumunu ektikten sonra, buğday ummak ahmaklık sayılır. Bu anlatılanlara göre, herkesin mahiyeti, ayan-ı sabitesi ezelde her ne hal ve özellikte idiyse, hangi ismin tecellisi kısmetine düştü ise, bu âlemde onu gösterebilir. Herşey ezelde verilen şekilde aşikâr olur. İlâhi bilginin ona bir tesiri yoktur.
—“İşleri yerli yerince yapıcılara yemin olsun.” (79/5)
Manasını taşıyan âyetteki kurala göre, ârif olanlar bu sırra vâkıftır. Haddizatında, malüm olan bir şey ne halde ise, ilâhi bilgi onu ilgilendirir ve o esma ve sıfatın iktizası olarak zuhura gelir. Ve:
—Bilgi bilinene bağlıdır...
Demeden maksat da, bunu ifade etmektir.
Kâmil kişi odur ki: Nefeslerine dikkat ederek, âdeta gönül hazinesine bir bekçi ola. Orada durup yabancı kimseyi içeri koymaya. Gönül hazinesi Hakkın kütüphanesidir: Oraya Hak'tan gayrı fikilerin girmesine yol vermeye.
—“Allah'a giden yollar yaratılmışların nefes sayısı kadardır.”
Hükmü uyarınca: Her nefeste Hakka çıkan bir yol bulunur. Buna göre irfan sahibine gereken; her aldığı nefesi bizzat Hak'tan alıp yine ona vermektir. —Bu nefesi, nefis olarak, yorumlamak da caizdir.— Buna göre insandan nefes —veya nefis— çıksa aslına döner. Onda renk yoktur. Kulun ameli, fikri ne ise nefes —veya nefis— o renge boyanır; o libasla açılır.
Hak yakınlığına ermiş kimselerde zihne gelen hatıralar; o hali bulmamış olanlarda açık cereyan eden söz ve işler gibidir. Hak yakınlığına ermiş kimseler yersiz düşüncelerden de sorumludurlar. Bir Hadis-i Şerifte beyan buyrulduğu gibi en ince konuyu dahi hatıra getiren kimse, aynı incelikle sorguya çekilir. Bu yüzden iyilik yapan zatların yaptığı birçok iyi iş, Hak yakınlığına erenlere göre hata sayılır.
Gerçekten Allah-ü Teâlâ, kulunun gönlüne zatından gayrının girmesine razı olmaz. Zira, orası İlâhi tecellinin yeridir. Bunu izah eden bir Hadis-i Şerif şöyledir:
—“Gönül ilâhi bir Kâbedir. Her kim oraya Hak'tan gayrı düşüncelere yol verirse, kalbini putlarla doldurmuş olur.”
Her ne kadar düşünceleri yaratan Allah-ü Teâlâ ise de, kul gafleti sebebiyle sorguya maruz kalır. Bu bahsin tafsili şu âyet-i kerimenin manasında da saklıdır:
—“O her an bir başka iştedir." (55/29)
Bu kurala göre; Yüce Hak, daima ve her zaman yeni yeni tecelliler gösterir.. Her tecelliden kullar üzerine Hakkın emri nazil olur, kullarına iner. Onların kalblerini ziyarete gelir. Hakkın emri, yani: Tecellisi gizli bir misafirdir. Hak'tan gelir, müminin kalbine konuk olur. O geldiği anda kulun kalbi Hakla dolu ise, o misafir gönülde Hakla karşılaşır; kalbde mevcut hakikatle birleşir. Bu bahsi daha açık anlatan bir Kudsi Hadis alalım:
—“Beni ne yerim, ne semam aldı. Lâkin mümin kulumun, kalbi beni aldı.”
O ilâhi emrin, kalbdeki hoş mana ile birleşmesinden kudsi bir güzellik meydana gelir.. Mikdarsız ve şekilsiz, geldiği gibi Zat-ı Hakka gider.. Sözlerindeki hikmet yine Hakka döner ve vâsıl olur.
—“Ondan geldi ve yine ona döner.”
Emri, anlatılan manayı ifade eder. Bu geliş sadece ruh yolu ile değildir. Her şeyden münezzeh bir inişle olur; gidiş dahi aynı şekilde olur; münezzeh bir geri dönüşle olur. Bu geliş ve dönüşe ne feleğin aklı erer, ne de meleğin. Ancak, görürlerse herşeyden münezzeh bir nur görürler, ötesini bilmezler.
Hakkın gizli misafiri olan tecelli geldiği anda kul kalbini zikir ve fikirle meşgul eder; yüce Hakkı düşünürse; o misafiri ağırlamış olur.
Şayet o tecelli geldikte, Hak fikrini orada bulamaz da, oradaki bir melekle karşılaşırsa, onların birleşmesinden meleklere has bir suret hâsıl olur; ruhların geçtiği yoldan geçer, sidreye kadar uçar ve orada karar kılar.
Şayet, o Hak misafiri geldiğinde, kalbde şeytani şeylerle karşılaşırsa bu sefer ateşli ruhani surete benzeyen bir hal ortaya çıkar. Âdetâ siyah kuş şeklinde şeytanların geçtiği yoldan gider; ancak ay altına kadar varır. Onun için oradan öte yol yoktur.. Kıyamete kadar orada bekler.
Şayet, o gizli misafir geldiği anda bir güzelliği bulursa, o anda iyi bir şekil alır, suret alır; iyi bir uçuşla uçar ve cennete varır. Girdiği suretin mizacına has nimet bulur ve orada sahibi gelinceye kadar kalır.
İnsan, haddizatında ilâhi bir iş evidir. Hakkın zatı daima tecelli eder ve gerçek emirler kula iner. Onun inişi, şekilsiz ve renksiz olduğu gibi, kendisi de öyledir. Ancak, Hak Teâlâ tecelliyi insan rengine, itikadına, içine ve düşüncesine göre çeşit çeşit, renk renk, suret yaratır. Bunları yapmaktan maksat, Hakkın tekvin sıfatı tecellisini beyandır.
Olgun insan, herhalde gafil olmamalı. O ilâhi tecelli, kendine nasıl şekilsiz ve tartısız geldi ise, yine geldiği gibi renksiz ve şekilsiz göndermeye gayret etmelidir. Asıl mesele, onun hukukuna riayet edip geldiği gibi gönderebilmektir.
İnsanın gerek içinde, gerek dışında olan bütün işler, düşünceler, hareketler, inanışlar, tasavvurların, hatta bütün nefeslerin, bir zerresi dahi boşa gitmez. İyi veya kötü olan her davranışın, kendine göre bir kabiliyeti ve istidadı vardır, onlar o hallerine göre türlü türlü şekiller alır; öbür âlemde ise, burada aldıkları suretle meydana çıkarlar. O hareketlerin ve işlerin sahibi onlara verdiği suret gereğince: Ya nimet bulur hoşluğa dalar; yahut incinir azap çeker. Burada saklı olan, orada aşikâr olur.
—“Bir kimse, zerre kadar hayır yapsa, onu görecek; bir kimse, zerre kadar şer yapsa onu görecek...” (99/7-8)
Meâline gelen âyet-i kerimeler bunu anlatır.
Akılların almadığı önemli bir mesele de şudur:
Her kim Hak Teâlâ hakkında bir kelâm etse, ona suret vermiş olur. İbadet dahi etse, o suret verdiği şeye ibadet eder; o da Allah-ü Teâlâ'nın kendisidir, başkası değildir. Hak Teâlâ kulun tasavvuruna, itikadına ve anlayışına göre kalb aynasında yüz göstermiştir.
Asıl meseleye geliyoruz. Şöyle ki:
Bu tasavvurda ve düşüncede Hakkı elbetteki o kul yaratmadı; ancak, mutlak Hak Teâlâ kendi varğını yaratmış oldu. Her şeyi yaratan, Allah-ü Teâlâ'dır; O'ndan başka yaratıcı yoktur. O kulun itikadında zuhur eden dahi, Hakkın yarattığı eşya cümlesindendir; ki, onları dahi Hak yaratmıştır.
— “Hak Teâlâ, kendi varlığını yarattı.”
Cümlesinin derin manalarından biri de budur.
Bilinmesi gereken bir husus daha var; onu da anlatalım:
—Halk, caal, icad, sun ve tekvin kelimelerinin her biri bir başka manaya delâlet eder. Şöyleki: Halk'ın manası yaratmak; Caal'ın manası kılmak; İcad'ın manası var etmek; Sun'un manası kudret eseri göstermek. Tekvin'in manası görünmeyen şeyi meydana çıkartmaktır.
Az, çok ayrı mana taşısalar dahi, hepsi aynı yola çıkar. Hepsinden gaye Hakkın zuhuru ve tecellisidir.
—“Hak Teâlâ kendi varlığını yarattı.”
Cümlesine verilecek bir başka mana ise şudur:
—Düşünen kulun zannına ve düşüncesine göre varlığını izhar eder.
Şöyle bir misal var: Bir kimse aynayı karşısına alır, kendini orada var eder, görür ve bilir. İnsanın aynada kendini bakıp görmesinde bir ayrı safha vardır. Bu sebepten Hak Teâlâ bu âlemi ve Adem'i yarattı ve bunları varlığına ayna kıldı. Şu mühimdir ki: Âlem aynasında kendi yaşayışını, Âdem aynasında ise, aynını görür ve seyreder. Burada Adem'den murad, insandır.
—O âlemi ve Âdem'i yarattı, varlığına ayna kıldı.
Demekten murad ise, şudur:
—Zatını ayna suretinde izhar etti... Cemâlini o aynada zatına arzetti. Bu yüzden bakar oldu. Kendi güzelliğini görüp aşka düştü. Hayran oldu, niyaza kapıldı. Diğer yüzden maşuk oldu naz ve işveye girdi. Kendi Hüsnünü yine kendine arzetti ve tecelli etti.
Burada bakan, bakılan ve bakmak ve ayna, tek şeydir.
Bu İnsan-ı Kâmil, öyle saf, öyle temiz mutlak aynıdır ki, mutlak cemâl olan Hak, zatını kayıtsız orada müşahede eder.
İnsan-ı Kâmil'in aynası, Hakkın tecellisine göredir. Diğerlerinde olan tecelli, kulun zannına, kabulüne ve istidadına göredir. Gerçeği söyleyen Hak'tır ve doğru yola hidayeti O verir.
Nice yüzbin göze gelen huri suretmiş aşikâr;
Kendi hüsnüne, yine kendisi olmuş talepkâr...
İrfan sahibine göre, iki cihanın aynasından görünen tek yüzdür.
Hal böyle iken, her ârif bir başka kemâle ermiştir. Bir kısmı şöyle der:
—Sonunda, Allah zatını görmediğim hiçbir şey yok.
Bir kısmı da şöyle der:
—Allah'ın zatını içinde görmediğim şey yok.
Bir kısmı da:
—Her şeyden evvel O'nu görürüm.
Der. Bir kısmı da:
—Ancak. Allah.
Der. Bir kısım ârifler ise:
—Allah'ı ancak, Allah görür.
Der. Bu görüş meselesinden beş şekil hâsıl olur. İrfan sahibi bu beş hali bulup varlığında topladıktan sonra, beş şekil daha hâsıl olur ki, onun ayrıntılarına girmek uygun değildir; keşfi dahi haramdır.
Kaynak : Lübb'ül-Lübb (Özün Özü) - Muhyiddin İbn Arabi - (Türkçe'ye Çeviren: Abdulkadir Akçiçek)