Message
Bu eser, baştan sona tasavvufun en önemli mevzuu olan, VAHDET-İ VUCUD aynası üzerine bir cila terkibini anlatır.
VAHDET-İ VUCUD; mana yolcularının, son durağı sayılır. Ondan öte, ne bir yol vardır, ne de bir hal veya makam.. Bütün tarikat pirleri; müridlerini, ancak bu makama vardırmak için çaba harcarlar. Buraya varan bir mürid üzerinde, artık bir mürşidin tesiri olamaz..
Çünkü her kulun, Allah ile öyle hali vardır ki; oraya hiç kimse giremez. Orada ne bir peygamberin sözü edilir, ne de Hakk'a yakınlığı malum bir meleğin..
VAHDET-İ VUCUD, kolay yenilir ve hazmedilir cinsten değildir.
-Oldum.
Demekle, hiç olmaz. Önce bir safiyet lazım, işbu safiyetin yegane yolu da, ibadettir; zikirdir. Sonra.. Sonu olmayan bir huzur..
Safiyet halini sağlayan ibadetlerin başında; şüphesiz namaz gelir. Namaz, zikri temin eder.. Yani: Anmayı.. Yani: Cenab-ı Hakkı anmayı.. Onu, hiç unutmadan anmayı..
İşte.. Bu zikrin, yani: Cenab-ı Hakkı anmanın bir sonucu olarak ebedi bir huzur elde edilir.
İşbu huzur ise.. Bu yolda her şeydir..
İşbu huzurun olmayışı ise.. Hiç bir şeyin olmayışı sayılır..
Yüce Allah, öyle bir varlık idi ki: Onunla beraber bir şey yok idi..
El'an: yani, şu anda dahi öyledir.
O, isim ve müsemmadan terkib edilip bir araya gelmiş de değildir.
Çünkü: İsim de müsemma da odur..
İsim O'nun gayrına mal edilemez..
Çünkü: O'nun gayrı diye bir şey yoktur. İşbu sebepten: İsim de müsemma da O'dur..
Evvel O'dur. Amma bu evveliyet için bir başlangıç düşünülemez..
Keza ahir de O'dur. Ama bu ahir için bir bitiş tevehhüm eylenmesin.. Yani: Bitiş diye bir şey yoktur..
Aynı şekilde zahir de O'dur. Ama şöyle veya böyle; diye bir zuhur vasfını tabir de mümkün değildir.
Keza batın da O'dur. Yani: Gizli.. Ne var ki; bu gizliliği de anlatmak için herhangi bir vasfa büründürmek mümkün değildir.
Hasıl-ı kelam: Evvel, ahir, zahir, batın yoktur; ancak, O vardır.
Bütün bu manaları, anlattığımız şekli ile anla ki: Hululiye mezhebinin düştükleri hataya düşmeyesin.
O, eşyalardan her hangi bir şeyde olamaz. Aynı şekilde, herhangi bir şey de O'nda değildir. Yani: Ne bir giriş var; ne de bir çıkış..
İşte anlatılan manaların dışında hiç bir şeyi karıştırma.. Şöyle ki:
İlmin delaletini bu manada kabul etme..
Aklın, yararlı olacağını sanmayasın.
Fehim, bu makamda hiç bir iş göremez..
Hele vehmin bu durakta sözü dahi edilmez..
His, yani Duygu; ancak dış alemde sözünü geçirebilir. Yüce alemde o, atıl batıl kalır.
Dış göz nedir ki?.. O da bir iş göremez. Keza, batın gözü de..
İdraki de bırak.. Onu bir kalem geç..
Şunu unutma ki:
O'nu, ancak O görebilir..
O'nu, ancak O idrak edebilir..
O'nu, ancak O bilebilir..
Onun peygamberi, O'dur.. Yani: Kendisi, O'nun risaleti O'dur.. Yani: Elçisi O'dur. Yani, kendisi..
Keza, kelamı da O'dur. Yani: Kendisi..
O, bir elçi gönderdi: Kendisinden.. Kendisiyle, kendisine..
Ne sebep, ne vasıta.. Bunlar yok.. Çıkar bunları aklından..
Elçiyi gönderen.. Elçinin getirdikleri.. Elçinin kendisi.. Ve elçinin geldiği kimse..
Bunların hepsi aynı varlıktır; tek şeydir. Aralarında hiç bir fark, değişiklik ve ayrılık yoktur.
O'nun gayrı için bir vücud düşünülemez.. Hatta yokluğu da; yani: Fenası da.. Hatta ne ismi, ne de müsemması düşünülebilir.
Çünkü Resulüllah S.A. efendimiz şöyle buyurdu:
-"Bir kimse ki, nefsini bildi; gerçekten Rabbını bilen o oldu.."
Çünkü Resulüllah S.A. efendimiz şöyle buyurdu:
"Rabbımı, Rabbım'la bildim.."
Durum anlatıldığı gibi olunca: Düşün..
Sen nesin?
Şüphesiz; sen, sen değilsin..
Sen O'sun.. Ama sen, sen olaraktan değil..
O, bir giriş şekli ile sana dahil değildir. Ama, bir çıkış şekli ile de, senden hariç değildir.. Keza; sen de O'nun haricinde değilsin.
Şunu anlatmak istiyorum: Sen hiç bir zaman var olmadın. Olman da mümkün değil..
Her şeyi bir yana at..
Hiç bir şeyle olma.. Hatta sen, sen olma.. Hele nefsinle hiç olma..
O'nunla, yani: Hak'la da olma. Hatta, O'nda da olma. O'nunla birlikte de olma..
Fakat, şunu da unutma ki: Sen, ne bir fanisin; ne de bir mevcud.. Sen O'sun; O da sen..
Bu manada, arif zatların pek çoğu: yüce Allah'a karşı marifet duygusunu, varlığın yokluğa geçişi ile hasıl olacağına kail oldular.
Yani: Marifet duygusunu fena haline izafe ettiler..
Sonra. Fenadan da geçtiler; fenanın, yani: Yokluğun da ötesinde aradılar..
Kanaatları buydu..
Halbuki bu duygu; açıktan bir yanlıştır ve bir yanılmadır.
Sebebine gelince: Allah'a karşı marifet duygusu; ne varlığın fenasına, ne de bu fenanın da fenaya varmasına bağlıdır.
Yani: Ne mevcud varlığın yok olmasına, ne de bu yok olmanın da yok olmasına bağlıdır..
Hiç bir zaman irfan duygusu; anlatılan hallerle elde edilemez.
O şey ki, hiç bir şey değildir; ona bir vücud, yani varlık verilemez..
Sonra.. O şey ki varlıktan yana bir nasibi yoktur; onun için de bir fena hali olamaz..
Ancak fena hali; bu varlığın isbatından sonra gelebilir. Ki, fenaya müncer olacak bu varlık, bir yönüyle mevhumdur..
Şimdi kendine gelmek zamanıdır.
Sen ki: Kendini ne bir varlığa sahip, ne de bir fena haline varacak biri bildin.. Ve bu manada bir marifet duygusuna sahip oldun.. İşte o zaman: Yüce Allah'ı gerçekten anladın sayılır..
Yani: Marifet sahibi oldun; demektir..
Şimdi.. Marifeti, yani: Allah-ü Taala'ya karşı irfan sahibi olmayı vücudun yokluğa gitmesinde beklemek üzerine bir sözümüz var..
Keza, fenanın da fena bulması üzerine..
Kısaca diyelim: Bu, şirkin; yani; Hak varlığa ortaklığın bir isbatıdır..
Yani: Arada bir yabancı varlığı kabul etmektir..
Halbuki: Resulüllah S.A. efendimiz:
-"Bir kimse ki, nefsini bildi; gerçekten Rabbını bilen o oldu.."
Buyurdu.. Ki, bu manadaki inceliği anlamak gerek..
Bu arada hiç bir yabancı görmemek gerek.. Zira, bir yabancının isbatı neticede onun yok edilmesini güçleştirir..
Sebebine gelince:
"Bir şeyin sübutu gerekmeyince onun fenası da gerekmez."
Kaidesi esastır..
Bu durumda sana düşen odur ki: Ne bir şeyi yok göresin; ne de var..
Şu manaları da unutma: Ezel şu andır.. Ebed, şu andır.. Kıdem, şu andır..
Yani: Ezel, ebed, kıdem şu içinde bulunduğumuz ve göz açıp kapayacak kadar bir zaman içinde elden çıkardığımız vakte sığdırılmıştır.
İşbu vaktin içinde, kendini ara.
Unutma ki: Bütün bu gelip geçen anlarda Hakkın gayrısı yoktur..
Öyle bir haldesin ki; O'na, yani Allah'a karşı bir irfanın yok.. Bilemiyor ve anlayamıyorsun.. Halbuki, O'nu görmektesin..
Sonra.. O'nu gördüğünü de bilemiyorsun..
Önce bir keşif lazım..
Ve sen: Bu keşfe sahib olmalısın..
İşbu keşiften sonradır ki, bileceksin: Sen Allah'ın zatına yabancı değilsin..
Yine bileceksin ki: Maksudun sensin..
Ve sen: Fena bulmaya muhtaç değilsin..
Ve sen: Ne gelensin, ne de giden.. Bulunduğu yerde kalansın.. Ama, zamansız ve mekansız.. Hatta, an mefhumu bile silinmiş..
İşbu mana daha önce de anlatıldı.. Sonra..
Yine o keşiften sonradır ki anlayacaksın: O'nun bütün sıfatları sana sıfat olmuş..
Böylece..
Dışına baktığın zaman, O'nun dışını göreceksin..
İçine baktığın zaman da; içini göreceksin..
Yani: Senin zahirin, O'nun zahiri; senin batının, O'nun batını olacak..
Keza..
Evvelini, O'nun evveli olmuş bulacaksın.. Ahirini, O'nun ahiri olmuş bulacaksın..
Bütün bu manalarda en ufak bir şek ve şüphe yoktur..
Sıfatınla, O'nun sıfatını göreceksin; zatınla da O'nun zatını göreceksin..
Ama, bütün bu manalarda senin O olmaya en ufak bir yakınlığın yoktur. Keza, O'nun da sen olmaya bir yakınlığı yoktur.. Ne az, ne çok..
Hasıl-ı kelam: Her şey, bir şey olmama yönündedir; ancak, O'nun pak yüzünden gayrı..
Zahirde de böyle; batında da böyle..
Yani, mevcud varlık yoktur; ancak: O vardır..
Hatta, O'nun gayrı için bir varlık da düşünülemez ki; yok olabilsin..
O halde, helak de yok; çünkü, yabancı yok..
Bu durumda ortada sadece O'nun yüzü kalmaktadır. Yani: Eşya.. Eşya ise, ancak O'nun yüzüdür; pak vechidir..
Anlatılan hakiki hale vasıl olan birini düşünün.. Vasıl olduğu anda görecektir ki; Kendi sıfatları, ancak Allah'ın sıfatlarıdır.. Zatı da, Allah'ın zatı..
Ama, hiç bir yeni oluş yok.. Ne zatta; ne de sıfatta.. Yani: Allah'a duhul yönünden.. Yani: O'ndan, huruç yönünden..
Kısacası: Ne giriş var; ne de çıkış..
Ama, hiç mi hiç..
Sonra.. O vasıl olan kimse Allah'ta fena bulmuş da değildir; keza beka bulmuş da değildir.
O, kendisini görecektir ki; hiç olucu bir şey değil.. Keza, olmadı da.. Sonra, fena hali de böyle.. Yani: Fenası da yok..
Sebebine gelince: Nefs, diye bir şey yok; anca O'nun nefsi vardır.
Yani: O'nun nefsi.. Varlığın özü..
Aynı şekilde vücud diye bir şey de yok; ancak O'nun vücud varlığı vardır.
Anlatılan bu manaya işaret olarak Resulüllah S.A. efendimiz şöyle buyurdu:
-"Dehre -zaman'a- sövmeyiniz; çünkü Allah-ü Taala, O dehr'dir.."
Burada işaret edilen mana şudur: Dehr'in vücudu Allah'ın vücududur..
Allah-ü Taala; kendisine bir ortak, dengi ve benzeri bulunmasından yana yücedir, paktır..
Ne bu alemde; ne de bu alemin bitişiyle başlayacak olan ebedi alemde, Allah-ü Taala'nın gayrını göremezsin..
İsmi ve müsemması ile; her iki alemin vücududur; varlığıdır..
Bu, bir gerçektir.. Elbette öyle olması lazım gelir.. Anlatılmak istenen mana odur ki: Her iki alemin ismi, müsemması, görünen çehreleri ile hep Allah-ü Taala'dır..
Aslında, senin kendine mal ettiğin vücudun, var olmuş bir şey hiç olmadı..
Onun yokluğu da böyle.. Ama zamanların hiçbirinde..
Olucu bir şey de değilsin..
Ama, hiç mi? Hiç..
Bu manayı; hem gelecek için, hem de geçmiş için kullanabilirsin..
Yukarıda anlatılan manadaki hakikatı ki, bilip buldun.. İşte.. O zaman sana:
-"LA İLAHE İLLALLAH - Allah'tan başka ilah yoktur"..
Cümlesindeki mana zahir olur..
Hasıl-ı kelam: Her ne zaman ki; anlatılan vasıflar çemberi içinde nefsini bildin...
Yani: Eşsiz, benzersiz.. Dengi olmayan bir şekilde..
Yani: Allah-ü Taala'ya karşı olan bir varlığa sahib olmadan..
İşte.. o zamandır ki: Nefsini, özünü, gerçek manada bildin..
Aksi halde asla bir anlayışa sahib olman kabil değildir..
İşbu mana açısındandır ki; Resulüllah S.A. efendimiz:
-"Bir kimse ki; nefsini bildi, gerçekten Rabbını bilen o oldu.."
Buyurdu..
İşbu mana, sözümüzün delilidir.. Bu durum kesindir..
Aksi halde Rasulüllah S.A. efendimiz, başka türlü anlatırdı..
Mesela şöyle buyururdu:
-"Bir kimse ki, nefsini yok etti; gerçekten Rabbını bilen o oldu.."
Halbuki böyle buyurmadı..
Çünkü böyle bir manayı anlatmak, manasızlık olurdu..
Çünkü o bilip gördü ki: O'ndan, yani: Zatından ve sıfatından gayrı hiç bir şey yok..
Yine anla ki: Varlığın senin sandığın gibi, varlığın değildir..
Ama başka bir varlığın da değildir..
Sen mevcud değilsin.. Madum da değilsin.. Yani: Ne var olmuşsun.. Ne de yok..
Kısacası: Ne varsın; ne de yok.. Varlığın da, yokluğun da, bu varlığındır.. Hepsi O'dur.. Ama bir varlık iddiası olmadan.. Bir yokluk düşünülmeden..
Sakın ha.. Bu arada, O'nun varlığının aynını, senin bu varlığın sanmayasın.. Yokluğun da saymayasın..
Arada daha nice perdeler var ki.. Onları, safiyet yolu ile açmak gerek..
Özet olarak, tekrar edelim: Tek varlık düşün.. Her şeyi, ama her şeyi o tek varlık içinde gör..
Durum bu olunca.. Bak: Arif kim? Maruf kim?..
Her ikisi de aynı şeydir..
Sonra.. Vasıl kim?. Mevsul kim?..
Her ikisi de aynı varlıktır..
Evet.. aynı manada bak: Gören kim?. Görülen kim?..
Üstteki mana biraz daha açılmalıdır.. Ki, öyle olacak..
Arif, Hakkın sıfatıdır; Maruf ise.. Zatı..
Vasıl, Hakkın sıfatıdır; Mevsul ise.. Zatı..
Diğerleri de aynı kıyasa tabidir..
Sonra.. sıfatı, mevsufdan ayırmak da olmaz..
Zira, sıfat ve mevsuf aynı şeydir.. İkisi de aynı köke bağlıdır..
Herkim, anlatılan mana çemberi içine girerse.. Şirkten halâs bulur.. Yani: Kurtulur..
Aksi halde.. Yani: Anlatılan mana yolunun dışına çıkılınca.. Bu, kimden olursa olsun.. Nereye olursa olsun. Hatta, çıkan kim olursa olsun.. Şirkten kurtulma kokusunu alamaz..
İrfan sahibi geçinen pek çoğu kimseler, anlatılan manadan yana yanlış zanna kapılmışlardır..
Onlar, kendi buldukları zannî yoldan; kendi nefislerini anladıklarını; Rablarını bildiklerini, varlık bağından kurtulduklarını sandılar..
Ve.. Dediler ki:
-"Böyle bir hal için yegâne yol: Ancak fena, yani: Yokluk ile elde edilir.. Hatta, fenadan da, fena bulmak yolu ile..
Bütün deyişleri, bu yoldaki indî kanaatleri; Resulüllah S.A. efendimizin Hadis-i Şerifindeki ince manayı, anlamadıklarından ileri geliyor..
Onlarınki, bir yanlış zandan ibarettir.
Onların, şirki imhaları, varlığın yokluğa atılmasına bağlıdır..
Özet olarak, işaret ettikleri mana budur..
Varlığı yok görmelerini, bir çok şekillere bağlarlar..
Bir bakarsın ki: Fenanın da fena bulması yoluna giderler..
Bir bakarsın ki: Tam manası ile Hakka teslim yolunu anlatırlar..
İşbu anlatılanlar, onların anlattığımız manaya varmak için, tarif ettikleri yoldur..
Mana canibine, onların işaretleri bunlardır..
Ne var ki; gerçek onların sandığından çok daha başkadır..
Onların bütün tarif ve işaretleri halis (!) şirktir..
Bir defa onlar, bu sözleri ile; ikinci bir varlığa işaret etmektedirler..
.. ve.. böyle bir yolun varlığına cevaz vermektedirler..
Ama, aslında her kim, Hak'tan gayrı bir şeyin varlığına hak tanırsa.. Sonra da, o tanıdığı varlığın ifnası cihetine girmiş olur..
Böyle bir durum sonunda, Hak'tan gayrı bir şeyin varlığını şüphesiz isbat etmiş olur.
O'ndan gayrı bir varlığın isbatı yoluna giden ise.. Gerçekten Allah'a bir ortak bulmuş olur..
Dileğimiz odur ki: Allah-ü Taâlâ; onları da, bizi de doğru yola irşad eyleye.
Şüphesiz O.. Yani, Allah-ü Taâlâ:
Vücudu ile, vücudunu görür..
Açıkçası: Varlığı ile, varlığına bakar; görür..
Vücudu ile, vücudunu anlar.. Ârif olur..
Vücudu ile vücudunu idrâk eder..
Ama.. Sakın ha.. Çok sakın; bu olanların hiçbirine bir şekil çizmeye kalkma:
-Şöyle görür; veya böyle görür..
Deme..
O'nun; ne marifetinde bir şekil vardır; ne görüşünde, ne bakışında bir şekil vardır; ne de idrak edişinde..
Hatta.. Öyle ki: İdrâk, rüyet(görme), marifet kelimelerinin harfleri bile yoktur..
Yüce Allah'ın, nasıl varlığı için bir şekil ve bir biçim yoksa.. Tıpkı bunun gibi:
O'nun, kendi nefsini görmesi için de bir biçilmiş şekil yoktur..
O'nun, nefsini idrâki için de, bir belli biçim yoktur..
O'nun, nefsini marifet babında, yapılan bir tarif de yoktur.
Şimdi..
Önemli bir soru ile karşılaşabiliriz..
Meselâ biri şöyle diyebilir:
Kainattaki iyilik ve kötülüklere hangi nazarla bakacağız?.. Anlatılan manalar açısından bir tezeğe, ya da bir cifeye baktığımız zaman ona: Allah diyoruz.. Bu mananın da açılması gerekmez mi?..
Şüphesiz bu soru önemlidir.. Ama bizim sözümüzde böyle bir mana yok ki..
Dıştan bakılınca belki olabilir.. Ama derinlemesine açılınca sözümüzün aslı kolay anlaşılır.
Ortada bir cife mi vardır?.. Bir tezek ve pislik mi vardır?..
Şüphesiz yoktur.. Onlar zahire göredir.. Hakikatte onlar bir başkadır..
Bu sözümüz onadır ki:
Cifeyi bir cife olarak görmez.. Göremez..
Pisliği pislik olarak görmez.. Göremez..
Çünkü onun bir basireti vardır. Bir mana gözü vardır..
Elbette ki, sözümüz, böyle bir basiret sahibi, yani: Mana gözü sahibi içindir..
Elbette ki, anadan doğma gözsüzler, işaret ettiğimiz hedefi göremez; sözümüzü anlayamaz..
Anadan doğma kör tabirimiz, o kimseler içindir ki: Nefsine karşı bir irfan duygusuna sahip değildir.
Gerçek manada asıl kör, bu zümredir.
Bir kimsenin ki, temelli körlüğü ve gözsüzlüğü gitmemiştir.. O bizim kelâmımızı nasıl anlayabilir?
Sonra.. Anlattığımız mana derinliğine vâsıl olmak, onun için değildir..
Kısaca diyelim: Bütün bu konuşmalarımız Allah iledir..
O'nun gayrı ile.. Ve mana gözünden yana yoksun olanlara değildir..
Bütün bu incelikler, çok dikkat ister..
Her kim anlatılan bu makama vâsıl olursa.. Kendisini bilir: Allah'ın gayrı değildir..
Kaynak : Mir'at'ül-İrfan (İrfan Aynası) - Muhyiddin İbn Arabi - (Türkçe'ye Çeviren: Abdulkadir Akçiçek)