Message
“RİSÂLE-İ GAVSİYE” isimli eserinde Gavs-ı Â’zâm Abdulkâdir Geylânî kendisine sırrından, özünden şöyle hitap edildiğini anlatır:
−Yâ Gavs-ı Â’zâm! Allâh, gayrından münezzeh, Allâh’a yakındır!
Kısacası “Allâh”, kendisinden ayrıca bir varlığın söz konusu olması anlamından berîdir! Ve Allâh, ancak kendisine yakındır. Yani şayet bir yakınlık mefhumu, ona yakın olma kavramı düşünülecekse, ancak kendisinin kendisine olan yakınlığından söz edilebilir. Çünkü varlığından ve vücudundan söz edilebilecek yegâne var olan, kendisidir.
−Yâ Gavs-ı Â’zâm, dedi Allâh...
−Lebbeyk, Rabbi Gavs… dedim.
−Nâsut ile Melekût arasındaki her tavır şeriat, Melekût ile Ceberût arasındaki her tavır tarikat, Ceberût ile Lâhut arasındaki her tavır da hakikattır.
Nâsut âlemi, bildiğimiz beş duyuya hitap eden madde âlemidir.
Melekût âlemi ise, beş duyu ile algılayamadığımız soyut varlıklar âlemidir. Meleklerin çeşitli türleri, cennetler ehli, hep bu sınıftır.
Ceberût âlemi ise, Esmâ ve sıfat âlemidir. Yani isimlerin ve sıfatların mânâlarını teşkil eden âlemdir.
Lâhut ise, Zât’ın âlemidir.
İnsan, ruhu itibarıyla Melekût âleminde yaşar...
İnsan, vasıfları itibarıyla Ceberût âleminde yaşar...
İnsan, zâtı itibarıyla Lâhut âleminde yaşar...
“Allâh, Âdem’i kendi sûreti üzere yaratmıştır.”
Hadîs-î şerîfi, işte bu yaradılış sırrına işaret eder.
Madde bedeninizle ortaya koyduğunuz fiilleriniz vardır ki, bu boyuta tasavvufta “Efâl Âlemi” ya da “Nâsut” veya “Şehâdet Âlemi” denilir.
Görme, duyma, hissetme, algılama gibi özelliklerinizin olduğu boyut ise “Melekût Âlemi” olarak anlatılır.
Cesaret, cömertlik, titizlik, merhamet, hükmedicilik gibi özelliklerin olduğu boyut ise; benlik duygusu, ilim, irade, kudret gibi vasıflarla birlikte kişinin “Ceberût Âlemi”ni meydana getirir.
Her mânâ ve özellikten arı bir hâlde sadece “ben varım” bilinci; kişinin “Lâhut Boyutu”nu teşkil eder. Aynı zamanda bu boyuta “ZÂT Âlemi” de denilir.
“Allâh’ın ZÂTI hakkında tefekkür etmeyiniz.”
Hükmü, bu tefekkürün imkânsız oluşu dolayısıyla verilmiştir.
İşte “Melekût âlemi” diye anlatılan, sayısız mânâlar ihtiva eden ışınsal kökenli kozmik âlem; “Ceberût âlemi” diye anlatılan da o sayısız mânâları hâvî TEK bir KOZMİK BİLİNÇTİR!
Bu “Kozmik Bilinç”in tasavvuftaki karşılığı İNSAN-I KÂMİL veya Hakikat-i Muhammedî, ya da değişik vasıfları itibarıyla Akl-ı Evvel, Ruh-u Â’zâm’dır!.. Âlemi ise Ceberût’tur!
Ceberût âleminde kesrete yer yoktur!
Burada tek bir bilinç ve bu bilincin kendi özünde bulduğu sayısız mânâlar söz konusudur!
Melekût âlemine nüfuz eden kişi, burada müşahede etmeye başlar ki, pek çok varlıktan oluşan bu âlemde fâili hakiki TEK’tir! Her bir varlık, gerçekte O TEK varlığın isteğine uygun bir şekilde, O’nun irade ve kudretiyle kaîm ve görev yapmaktadır. Gerçekte o varlıkların, asla bağımsız birer vücutları yoktur!
İşte bu seyre, tarikat seyri denilir ve nihayeti Ceberût âlemine varır. Müşahedesinde çokluk kavramı kaybolur, çokluk görüntüsünün ardındaki TEK’in irfanı başlar! Kişi bu durumda, Nefs mertebeleri diye anlatılan sıralamada üçüncü basamakta yer alan “Mülhime nefs” seviyesindedir!
Ancak burada çok önemli bir nokta var ki, eğer burayı anlamadan geçersek, daha ilerideki merhalelerde çok büyük yanılmalar oluşur.
Eğer “Mülhime nefs” mertebesi iyi tanınmazsa, kişi yanlış değerlendirmesi yüzünden küfre veya gizli şirke çok rahatlıkla düşebilir!
Kişi kendisini görürken, vehmî benliği ortadan kalkmamışken, Hakk’ın dışında varlıklar görme hâli devam ederken, “Ben Hakk’ım” demesi “küfr”ü yani hakikati inkârı, gerçeği örtme hâlini meydana getirdiği gibi; Tek’lik yanı sıra, çokluk ispatı dolayısıyla gizli şirke düşme hâlini dahi yaşayabilir.
Buranın en büyük özelliği, kişinin kendisini, zaman zaman bir vücut sahibi birim olarak görmesine rağmen, zaman zaman da varlığın TEK’liğini algılama ve hissetme yönünden ÖZÜNDEKİ Hakk’ı müşahede etmesi; ve bu yüzden de “Ben Hakk’ım” diyebilmesidir.
−Yâ Gavs-ı Â’zâm... Hiçbir şeyde zâhir olmadım, insandaki zâhir oluşum gibi!
Her bir varlık, belli sayıda Allâh’ın isimlerinin mânâlarından meydana gelmiş, sayılı Esmâ terkibidir.
“İNSAN” kelimesini iki mânâda anlamak gerekir.
1. İnsan-ı Kâmil.
2. İnsan... Bildiğimiz mânâda, her birimiz!
Bugünkü modern bilim neticesinde oluşan düşünce sisteminin eriştiği, gerçek olarak “KOZMİK BİLİNÇ” adıyla tanımlanan “Evrensel TEK Şuur”; tasavvuf çalışmalarıyla asırlardır tanınan “İNSAN-I KÂMİL”den başka bir şey değildir.
İşte tasavvufta “İnsan-ı Kâmil”, modern düşüncede ise “Kozmik Bilinç” adıyla tanınan Evrensel Öz, Allâh’ın bütün isimlerinin işaret ettiği mânâların ortaya çıkış mahallinden başka bir şey değildir.
“Allâh” isminin bütün mânâlarının “İnsan”da zuhurundan birinci mânâ, evrende ilâhî isimlerin zuhurudur.
Evren, varoluş kabiliyet ve istidat itibarıyla; Allâh’ın dilediği, takdir ettiği bütün mânâları aşikâra çıkartabilecek durumdadır. Daha önce yaşamışlar, bu durumu; Allâh, ilmine ayna olmak üzere “İnsan-ı Kâmil”i yaratmıştır; diye tarif etmişlerdir.
Dolayısıyla, İnsan-ı Kâmil, “Allâh”ın tüm isimlerinin bizâtihi zuhur mahallidir ki, bu yüzden de, onun dışında hiçbir zuhur mahalli mevcut olamaz.
Bu itibarla, evrende algıladığımız her oluş ve onun taşıdığı anlam, bir ilâhî ismin ya da isimler bileşiminin ortaya çıkışından başka bir şey değildir.
Birim insan anlamında değerlendirirsek aynı cümleyi;
Bütün insanlar; tek tek Zât, Sıfat, İsimler ve Fiiller mertebelerini “Câmi” varlıklardır.
Her insan, zâtı itibarıyla Zât-ı ilâhî’ye, vasıfları itibarıyla Sıfat-ı ilâhî’ye, özellikleri itibarıyla Esmâ-i ilâhî’ye ve nihayet fiilleri itibarıyla da Murad-ı ilâhî’ye aynadır.
Kendini ve aslını ve aradaki irtibatı idrak hâli; varlıktaki yani yeryüzündeki tüm canlılar arasında, sadece insana hastır.
Ve bu yüzden de insan “Yeryüzündeki Halife” olmuştur!
Şuur ya da yeni ifade şekliyle bilinç, iki yönlüdür;
Âfaka ve enfüse... Yani, dışa ve öze!
Melek ve cin sınıfında âfaka yani dışa, çevreye dönük şuur olmasına karşılık; öze dönük, hakikatini bilme istikametinde bir şuur kapasitesi mevcut değildir. Ki bu yüzden insan “yeryüzü halifesi” olmuştur. İnsanların hepsinin, temel yapıları itibarıyla sahip oldukları bir kemâlât vardır ki o da beyinleridir. Esasen beyin kabiliyeti olarak bütün insanlar, bütün özellikleri ortaya çıkartabilecek özelliklere sahiptirler...
Netice olarak diyelim ki; ister İnsan-ı Kâmil, ister birimsel mânâda insan olsun, hepsi de ilâhî isimlerin zuhur mahalli olarak vücud sahibidirler; ki dolayısıyla, Allâh onlardan daha câmi mânâda hiçbir varlıkta zuhur etmemiştir!
Sonra sordum Rabbime, dedim ki:
−Hiç mekânın olur mu?
Dedi ki:
−Yâ Gavs-ı Â’zâm... Ben, mekânın mekânıyım! Benim mekânım olmaz! Ben, insanın sırrıyım!
Senin göz dediğin algılama aracının kapasitesi dolayısıyla, mekân diye bir şey görüyorsun. Eğer gözündeki perdeden kurtulursan, mekân diye bir şeyin var olmadığını görürsün. İşte bu sebeple gerçekte “mekân” diye bir şey yoktur!
İlâhî isimlerin mazharı olarak var olmuş ve isimlerin mânâları ile kaîm varlık olan insan, vücud itibarıyla hiçbir zaman mevcut olmamıştır. Var olan yegâne mevcut Allâh’tır!
Sordum tekrar, dedim ki:
−Yâ Rabbi; hiç içer misin, yer misin?
Dedi ki:
−Yemem, fakîrin yemesidir; içmem de fakîrin içmesidir!
“Fakîr”; parası-pulu, malı-mülkü, evi-barkı olmayan anlamında kullanılmaz tasavvufta…
“FAKR” hâli “yokluk” hâlidir! Fakîr de, “yokluk” hâlini yaşayan kişidir.
“Fakr’ımla iftihar ederim” anlamındaki hadîs-î Rasûlullâh (aleyhisselâm)’ın burada işaret etmek istediği mânâ, işte yukarıdaki beyanın da açıklamasıdır... Bu demektir ki;
“Yokluğum ile iftihar ederim!”… Yanlış anlamayalım, yoksulluğum ile değil! Yani, Allâh’ın varlığı ve vücudu yanında, benim de bir varlığım ve vücudum var değil... Sadece Allâh var ve ben, aslım hakikatim itibarıyla, YOKum!
Ve dahi sordum...
−Yâ Rabbi, melâikeyi hangi şeyden halkettin?
Dedi ki Hak Teâlâ:
−İnsanın nûrundan halkettim; ve insanı da nûrumun zuhurundan halkettim.
Ve daha sordum.
−Yâ Rabbi Gavs, hiç seni taşıyan bulunur mu?
Dedi…
−Yâ Gavs-ı Â’zâm... İNSANI meydana getirdim beni hâmil olması için... Ve mükevvenâtı da İNSANI hâmil olması için meydana getirdim!
−Yâ Gavs-ı Â’zâm, ne güzel tâlibim ve ne güzel talep edilendir insan. Ne güzel rakibtir insan ve ne güzel merkubtur mükevvenât.
“Ne güzel tâlibim”; talep ettiğim şeyi gerçekleştirmek için, her şeyi meydana getirecek güç-kuvvet, kudrete sahibim. Talep ettiğim şeyi ele geçirmekten kimse beni alıkoyamaz.
“Ve ne güzel talep edilendir insan”; çünkü insan, tâlibin talebine yol açacak bütün özelliklere ve güzelliklere sahip kılınarak ortaya çıkartılmış, “ahseni takvim” yani en güzel, en mükemmel bir yapıda halkedilmiştir.
İşte bu sebepledir ki, insan var olduğu sürece, Rabbinin tüm dilek ve arzularını yerine getirecek özelliklerle bezenmiş bir arkadaş hükmünde kulluğunu yerine getirmektedir. Bu onun, ne güzel rakib diye anılmasına vesile olmaktadır.
−Yâ Gavs-ı Â’zâm, insan sırrımdır ve ben onun sırrıyım! Eğer, insan indîmdeki menziline ârif olsaydı, derdi ki, bütün nefislerdeki nefsim; bu anda mülk yoktur benden gayrı!
−Yâ Gavs-ı Â’zâm... İnsanın yemesi, içmesi, mekânı, hayatta duruşu, yayılışı, konuşuşu ve susuşu, yaptığı işi, teveccüh ettiği şey, gaib olduğu şey BENİM... Sekînesi, muharriki ve müsekkiniyim!
İnsan ismiyle anılan varlık, aslı itibarıyla bir ilâhî isimler bileşimidir! Ondan çıkan tüm mânâ ve fiiller, varlığını hep bir isimden veya isim terkibinden alır. Diğer bir deyişle, ilâhî isimlerin terkibinin mânâ sûretinin adıdır İNSAN!
Şayet insan, benim onu ne şekilde var ettiğimi bilseydi; kendi aslını, hakikatini, orijinini, neyle, ne şekilde var olduğunu bilseydi; kendisinin vücudunun var olmayıp, “yok”tan var edilmiş bir “yok” olup, varlığını meydana getiren yegâne vücud sahibinin “BEN” olduğumu, ve kendisinin de benimle kaîm varlık olduğunu idrak etseydi; o zaman anlardı ki, kendisi yoktur, kendisinin ismi altında var olan gerçek varlık, Allâh isimlerinin mânâ terkîbidir.
Bu sebeple de…
Yemesi, içmesi, mekânı, hayatta duruşu, yayılışı ve konuşuşu ve susuşu, yaptığı işi, teveccüh ettiği şey, göremediği ve bilemediği her şey hep O’dur! Çünkü, kâinatta hangi isim altında her ne mevcut ise, hepsi de, Allâh isimlerinin işaret ettiği mânâların bir terkip şeklinde açığa çıkmasından başkaca bir şey değildir!
Kâinat yoktur, sadece Allâh vardır demek; bu algıladığımız kâinat yoktur değildir! Kâinat diye, Allâh’tan ayrı, kendi başına vücud ve varlığı olan bir yapı yoktur, demektir.
Zira her zerrede ve noktada, mahal ve mekân söz konusu olmaksızın mevcut olan Vâcib-ül Vücud Allâh’tır. Algılanan ise, O’nun isimlerinin işaret ettiği mânâlardır.
Ve bana buyurdu ki Rabbim:
−Yâ Gavs-ı Â’zâm, insanın cismi ve nefsi ve kalbi ve ruhu ve işitişi ve görüşü ve eli ayağı ve tamamını nefsimle izhar ettim... O yoktur, ancak BEN varım! Ve BEN de onun gayrı değilim!
Bazıları zannediyorlar ki, insanın bedeni kendine aittir de, o bedenin içindeki ruh, Allâh’a ait!??
Oysa yukarıdaki açıklamada gösteriyor ki, asla böyle bir şey söz konusu değildir.
“Allâh”, NEFS’iyle NEFS’inden meydana getirmiştir bu sayılan isimler ile anlatılan özelliklerin hepsini!
Dolayısıyla, “İnsan” isminin ardında, var olan gerçek varlık, mutlak olarak sadece ve sadece “Allâh”a aittir...
Ancak hemen şunu da belirtelim ki; Allâh, herhangi bir ismin işaret ettiği varlığın anlamıyla kayıtlanmaktan da mutlak olarak münezzehtir!
Burada bir de şu hususu belirtelim;
Varlıkta her ne algılıyorsak ve algılanıyorsa, hepsi de Allâh’ın isimlerinin işaret ettiği mânâların terkibinden meydana gelmiş olmasına rağmen, dolayısıyla o ismin ardındaki varlık Allâh olmasına rağmen, Allâh’tan gayrı bir varlığın orada mevcudiyetinden söz edilememesine rağmen; gene de o varlığa “ALLÂH” denilemez! Çünkü bu takdirde o varlık ve ihtiva ettiği mânâ ile Allâh isminin işaret ettiği varlığı, kayıt altına almış oluruz!
İşte bu sebepledir ki;
Algıladığımız ve algılanan her varlıkta, her zerresinde ve boyutunda, Allâh’ın varlığı dışında hiçbir şey olmamasına rağmen; yine de ona asla “Allâh” denilemez ve böyle bir yanlış anlama sonucu verilecek hükümden Allâh kesinlikle münezzehtir!
Zira “Allâh”, her türlü mânâ ile kayıtlı olarak düşünülmekten berî, sonsuz - sınırsız AHAD’dır!
Ve kişi, “Lâ ilâhe illâllâhu Vâhid-ül AHAD” diyemediği, yani bu cümlenin mânâsını idrak edip yaşayamadığı sürece şirki hafîden yani gizli şirkten kendini kurtaramaz.
İşte bu mühim sebepledir ki, Allâh, insanın nefsini, bedenini, ruhunu, kalbini, işitiş ve duyuşunu, elini ve ayağını hep NEFS’iyle meydana getirmiştir. Ve bu isimlerle anılan şeylerin hepsi de O’nun NEFS’iyle kaîmdir. NEFS’iyle izhar olmuştur. Dolayısıyla gerçekte insan diye bir bağımsız varlık mevcut olmayıp, o isim altında Allâh isimlerinin mânâ terkibi vardır.
Ve bana dedi ki:
−Yâ Gavs-ı Â’zâm, FAKR ateşiyle yanan ve ihtiyaç ateşiyle münkesir birini görürsen yaklaş ona; şüphesiz ki benimle onun arasında perde yoktur!
FAKR ateşiyle yanan, yani “yok”luğunun idrakı ve hissiyatı içinde olup, yakîne ermiş bir kişiyi görürsen, yaklaş ona!
Çünkü, orada beni bulursun!
Çünkü, o “yok”luğa ermiş kişinin varlığı benimle kaîmdir. Benimle görür, benimle işitir, benimle yürür.
Elinde, dilinde beni bulursun!
Ve sakın sanma ki, orada o kişi var da içi yok olmuş, onun içinde ben varım! Bu muhaldir! Hulûl yani başka bir varlığın içine girme diye bir şey asla söz konusu değildir! Ayrıca iki ayrı varlığın birleşmesi yani ittihad da değildir bu!
Allâh’ın varlığı dışında ikinci bir varlık mevcut değildir ki, onun içine girme veya onunla birleşmeden bahsedilsin.
Kendini varsanan; karşısındakilerin de var olduğunu sanarak yaşar ve basîretindeki bu perdeden kurtulamaz ise, ölüm ötesi yaşamda asla bu perdelilikten kurtulamaz. Perdeli olan suçlar, perdesiz olan ise o fiilin hakiki fâilini seyrederek, ona dil uzatmaz, gönül koymaz!
İşte “yok”luğa eren fakîr, perdelilikten kurtulmuştur. Allâh’la arasındaki bütün perdeler kalkmış ve gözünde gören, dilinde söyleyen hep O olmuştur.
Şayet böyle birini bulursan, hiç durma yaklaş O’na! Çünkü bu Allâh’a yaklaşmandır!
Bir de sanma ki, O, fakra ermeden evvel vardı da bu yüzden Allâh’tan ayrı idi! Hâşâ! Gene varlığının tümünde mevcut olan Allâh’tı!
Ne çare ki, kendini ortaya çıkarmayı murat etmiyordu.
Ne diyor fahri âlem Muhammed Mustafa sallâllâhu aleyhi vesellem;
“FAKR iftiharımdır!”
Yani bu demektir ki; “yok”luğum ile iftihar ederim, zira varlığımda mevcut olan Allâh’tır! Vehim fitnesinden kurtulmuş, kendimi Hakk’tan ayrı bir varlık olarak zannetmekten arınmış, “Öz”ümde var olan Allâh’ı görmüş, böylece “ben”lik belâsından kurtulmuşum! Emaneti sahibine teslim etmiş, izafî (göresel) benliğin gerçekte hiçbir zaman var olmamış olduğunu idrak etmişim ki işte bu iftiharımdır!
Nitekim, bir hadîs-î kudsîde şöyle denmektedir:
“Aç kaldım, beni doyurmadın; hasta oldum, beni ziyaret etmedin!”
Buradaki işaret; sûretin, ismin ardında mevcut olan gerçek ve mutlak Zât’ınadır!
Çünkü, hor hakir gördüğün, aşağıladığın, suçladığın isimlerin ardındaki fâili hakiki O’dur ve Esmâ-i ilâhî O’nundur!
Ve dedi ki bana…
−Yemek yeme ve içme ve uyuma! İNDÎMDEKİ yerinde kalben ve basîretinle hazır olmadıkça.
Bir insanın hiçbir önem vermeden günlük hayatta en doğal olarak yaptığı işler; yemek, içmek, uyumak gibi bedenî fonksiyonlardır. Oysa yukarıdaki uyarıda, bunların dahi “uyanıklık” içinde yapılmasının şart olduğuna işaret edilmektedir.
Her an her yaptığın işte, kendini bir beden, bir birim, bir beşer olarak kabul etmeyi terk edip, varlığındaki Hakk’ın kuvvet, kudret ve iradesiyle senden bunların çıktığını müşahede etmek zorundasın! Eğer, gerçeği gören perdesizlerden olmak istiyorsan!..
Ve daha dedi ki…
−Yâ Gavs-ı Â’zâm... Benden, seferi bâtını yapmamakla uzak olursa bir kişi, onu seferi bâtın ile mübtelâ kılarım.
Eğer bir kişi, kendi “BEN”liğinin hakikatini, aslını araştırma çalışmaları yapmazsa, bu eksikliği sonucu olarak hiçbir şeyin hakikatini anlayamaz. Bu yüzden de hep içyüzü aramakla, neden, niçin, nasılla, bâtınî sebepler arayışıyla ömrünü tamamlar...
Ancak, “seyri enfüsî”yi tamamlayıp, “BEN”liğinin hakikatini idrak etmiş olanlar, her şey aynı Tek ÖZ’den meydana geldiği için, tüm varlığı tanırlar ve soruları da biter.
Ve daha dedi ki…
−Yâ Gavs-ı Â’zâm, ittihad öyle bir hâldir ki, onu lisan anlatamaz! Kim ona iman ederse, kabul olur; ve kim reddederse o hâli küfretmiş olur! Kim vusûlden sonra ibadeti beşeriyetiyle irade ederse, Allâh’a şirk koşmuş olur!
“İttihad”; genel anlamıyla, iki ayrı şeyin bir olması şeklinde kullanılır. Tasavvufta ise, kişinin Rabbiyle “BİR” olması şeklinde anlaşılır.
Gerçekte ise, “ittihad” iki ayrı varlığın birleşmesi anlamına değil; ikilik anlayışının ortadan kalkarak “TEK”lik anlayışının yaşanmaya başlanmasıdır.
Çünkü tasavvuf çalışmaları sonucunda kişi bilir, görür, idrak eder ve hisseder ki, evvelce sandığı gibi iki ayrı varlık yokmuş, var olan sadece “Allâh” imiş!
İşte kişide kendi varlığının “yok”tan var olmuş bir “yok” olduğu idrakıyla birlikte, sadece Allâh’ın mevcudiyetini hissetme hâli “ittihad” diye tanımlanır.
Vuslattan sonra, sen, “yok”tan var olmuş bir “yok” olduğunu idrak ettikten ve var olan yegâne varlığın Allâh’ın Esmâ ve Sıfatlarının zuhuru olduğunu müşahede ettikten sonra, benlik varsayımından kurtulursun. Böylece, “yok”tan var olmuş olan sen, “yok”a döner ve Allâh Bâkî kalır!.. Böylece de vuslat tamam olur.
Bu durumda sen “yok” olunca, “sen”e dönük bütün istek, arzu, hırs ve ihtiraslar da ortadan kalkar. Ne maddi ne de manevî anlamda. İşte bu durumda sen ortadan kalktığın için, senden ibadet istek ve arzusu da oluşmaz!
“Beşeriyetiyle” demek, kendini var kabul eden, tanrının bir kulu olarak varlığını görmekte devam eden anlamındadır.
Yukarıdaki bitişik anlamı ise; işin hakikatini anladıktan sonra, benliğinde bir kuvvet, kudret görüp, fâili kendisine mâl eden şeklindedir.
Yani, fâili hakikinin Allâh olduğunu fark ettiği hâlde; kendinde güç, kuvvet görüp; olayı, kendi vehmî benliğine bağlamak suretiyle Allâh’a şirk koşmuştur; velev ki isteği ibadet bile olsa, denilmektedir.
Dolayısıyla kişi, vuslata erene kadar, yani yakîn gelene kadar, varsandığı vehminden doğan benliğiyle hareket edecek ve ibadet edecektir.
Peki ya yakîne erdikten sonra, “hakikati” yaşadıktan sonra ne olacaktır? İbadet bitecek midir?
Yakîne erenin ibadeti biter! Ancak, ubûdeti devam eder!
Yakîne erenin ibadetinin bitmesi ne demektir?.. İbadet nasıl biter?.. Sonra ne olur?..
Fiil, kula bağlandığı zaman ibadet adını alır. Fâili hakiki ortaya çıkıp, kuldan sâdır olan fiillerin Allâh’a ait olduğunda ise ubûdet denilen yaşam başlar!
İşte bu gerçeği göremeyiş, yani fâili hakikiyi göremeyiş; fiillerin fâili hakikisi olarak vehmî benliğini kabulleniş, bir yönüyle şirk, diğer yönüyle de küfürdür!
Fiillerin fâili olarak kendini görüş, Allâh’a karşı kendini bir tanrı gibi kabullenme sonucunu doğurur ki, bu yönüyle şirke yol açar!
Öte yandan fiili gene kendisinin meydana getirdiğini zannediş, fâili hakikiyi inkâr sonucunu doğurur ki, bu da kişinin inkârını yani küfrünü oluşturur.
Kişi, vehmettiği yani gerçekte var olmayıp da var kabul ettiği “Ben”liğinin “yok” olduğunu, var olan TEK Vücud’un Allâh olduğunu yakîn ile yaşadığı zaman, küfür de şirk de biter, emaneti sahibine teslim etmiş olur.
Ve daha dedi ki…
−Yâ Gavs-ı Â’zâm, kim saadet-i ezelî ile saadete kavuşmuş ise, ne mutlu ona. Bundan sonra mahrum olmaz ebeden!
Kim ki şekavet-i ezelî ile şakî olmuşsa, yazıklar olmuş ona; ve o ebediyen makbûl olmaz!
Gerek “saîd” oluş ve gerekse “şakî” oluş ezelî bir hükmü ilâhî sonucudur! Saîd, daha sonra çalışmalarıyla, yaptıklarıyla şakî olmaz; şakî de yapabileceği tüm çalışmalarına rağmen, sonradan saîd olmaz. Hüküm, ezelde kesin olarak verilmiştir; bunu sonradan değiştirebilecek hiçbir güç de mevcut değildir.
Kâinatta mevcut olup, algılayabildiğimiz veya algılayamadığımız her şey, hep Allâh’ın bir veya birkaç isminin mânâsının ortaya çıkmasıyla var olmuş şeylerdir.
Allâh, kendisinde mevcut olan bu özellikleri seyr için kâinatı “yok”tan, kendi isimleriyle, o isimlerin anlamlarıyla var etmiştir.
İşte bu sebeple, ister “saîd”lik denilen hâl olsun, ister “şakî”lik denilen hâl olsun, her ikisi de belirli Allâh isimlerinin zuhuru sebebiyledir.
Ve daha dedi ki…
− Fakrı ve yoksulluğu insanı taşıyıcı kıldım! Kim ona yoldaş olursa, menziline ulaşır; sahralarda vadilerde dolaşmadan!
Ne zaman ki insan, kendi varlığını; varlığının Hakk’a ait olduğunu; “insan”ın tüm varlığının sadece ve sadece bir isimden ibaret olduğunu; o ismin müsemmasının Allâh’ın isim ve sıfatlarıyla kaîm olduğunu idrak ederse, yakîn ile bilir ki; Allâh’tan gayrı vücud sahibi mevcut değildir! Bu durumda, sahralarda vadilerde dolaşmadan, yani sonu gelmez boş hayallerde, vehim ürünü fikirlerle vakit kaybetmeden hedefine ulaşmış olur!
Allâh’ın, kendi isimlerinin mânâlarını seyretmeyi dilemesiyle, kendisinin ve tüm mevcudat diye bildiğinin meydana geldiğini anladığı zaman kişi, otomatik olarak “FAKR” hâline düşer. Bu fakr hâli ise tasavvufta fenâfillâh diye bilinen hâldir.
Yokluğa yani “fakr”e erende eğer “Bâkî” olanın yaşamı baş gösterir ise; gören göz, işiten kulak olarak açığa çıkarsa, yani kısacası “ALLÂH Adıyla İşaret Edilen”, Bâkî olduğunu ortaya koyarsa, o zaman da bu hâle “BakâBillâh” denilir. Evliyaullâhın yüksek mertebelilerinde zâhir olan bir mertebedir bu.
Seyreden, seyredilen ve seyir hep Allâh’tır!
−Yâ Gavs-ı Â’zâm... Muhabbet, seven ile sevilen arasında perdedir! Seven, sevilende yok olduğu zaman, yani seven sevilenle var olduğunda, vusûl hâsıl olur.
Allâh’a karşı olan muhabbet, aşk, sevgi denen hâllerin tamamı; Cenâb-ı Hakk’ın nûrdan perdelerinden bir perdedir!
Fiiller âlemine ait her şey, görüldüğü sürece nârdan perdeleri; Esmâ âlemine ait her mânâ da nûrdan perdeleri meydana getirir!
“Muhabbet, bir birimden, diğer bir şeye olur.”
Bu sebeple de, Allâh’a olan muhabbet dahi özünde “ikilik” anlamı taşıdığı için “şirki hafî” yani gizli şirk ihtiva eder. Ki bu da elbette perdelilik, yani gerçeği görememe hâlini ortaya koyar.
Bu yüzden, sevgi; sevenle sevilen arasında hicap (perde)dir, denmiştir.
−Yâ Gavs-ı Â’zâm... İnsan, ölümden sonra ne olacağını bilseydi, dünya hayatını sürdürmeyi temenni etmez; her an, “beni öldür” diye yalvarırdı!
Yukarıdaki beyanda geçen, “ölümden sonra” ifadesindeki “ölüm” kelimesiyle, bildiğimiz fizik ölüme işaret edilmiyor!
Burada bahsedilen “ölüm”, bir hadîs-î şerîfte anlatılan ve “ölmeden önce ölün” şeklinde günümüze kadar gelmiş olan ölüm şeklidir. Şuur-bilinç boyutunda, varsanılan vehmî benliğin ortadan kalkması suretiyle uyanıklığı temin edecek olan manevî ölümü tadıştır!
−Yâ Gavs-ı Â’zâm... Kıyamet gününde, indîmde mahlûkatın en sevgilisi; sağır, dilsiz, kör, hayrette olan ve ağlayandır! Kabirde de bu böyledir!
“Kıyamet gününde”; her şeyin içyüzünün, gerçeğinin ortaya çıktığı anda!
“Yevm”, hem “gün” anlamında kullanılır, hem de “an” anlamında kullanılır. Burada geleceğe dönük belirli bir kıyamet günü anlaşılabileceği gibi, her şeyin içyüzünün ortaya çıkıp aşikâr olduğu, hakikatinin anlaşıldığı “an” diye anlamak da mümkündür. Hatta denilebilir ki, burada esas vurgulanmak istenilen mânâ bu ikincisidir.
“Kıyamet”ten murat olarak “içyüzlerin, gerçeklerin ortaya çıktığı an” kavramını anlarsak, gerisini de şu şekilde yorumlamamız son derece kolay olacaktır…
“Halkolmuşların en sevgilisi”; Zât’ımda, Ahadiyet’imde yaşarken kendi sonsuz mânâlarımı seyretmeyi murat ettiğim için, Esmâ mertebesine tenezzülüm dolayısıyla var kıldığım birimlerin en sevgilisi yani beni izhar istidadına sahip olanı...
“Sağır”; varlıkların birimselliğinden, izafî benliklerinden, vehminden doğan benliklerinden yükselen sesleri duymayan...
“Dilsiz”; vehmî, izafî, gerçekte var olmayan benliğinden söz etmeyen, kesret hâlinde konuşmayan, “yok”un kavgasını yapmayan!
“Hayrette olan”; o güne kadar varsandığı varlıkların gerçekte bir varlıkları olmadığını görmek suretiyle hayrette kalan…
“Ağlayandır”; öyle gerçekleri müşahede eder ki bu seyir sırasında elinde olmadan ağlama hâli zuhur eder kişiden…
−Yâ Gavs-ı Â’zâm... Beni gören sualden müstağni olur her hâlinde; görmeyen ise faydalanamaz sualden, o da işin kâliyle perdelenmiştir!
Ayn-el yakîn hâline geçip, direkt olarak Hakk’ı müşahede eden, her şeyin hakikatini ve dolayısıyla sırrını çözer. Böyle olunca da soruları biter. Çünkü bütün soruların gerçek TEK cevabına ermiştir.
Ne, neden, niçin, nasıl, hangi hikmete dayalı olup bitmektedir, bunların hepsinin de cevabını alır. Çünkü o, ana müsebbibi açık seçik görmekte, neyin ne sebeple oluştuğu sistemine vâkıf olmaktadır.
−Yâ Gavs-ı Â’zâm... Bütün ruhlar raks ederler kalıplarında kıyamete kadar; “Elestü BiRabbiküm” sözünün mânâsından dolayı, sonra da derler ki, “Rabbimizi gördük!”
“Bütün ruhların kalıplarında raks etmesi”nin anlamı; onların her an kendilerine ulaşan yeni yeni tecellilerin hükmü altında “hakiki” şekliyle kulluklarını yerine getirmelerinin oluşturduğu sırrî neş’edir! Onların içinde bulundukları bu hâl, aynı zamanda onların fıtrî zikirleridir, ki bu duruma şu âyeti kerîme işaret eder:
“…HİÇBİR ŞEY YOK Kİ, O’NUN HAMDI OLARAK, TESPİH ETMESİN! FAKAT SİZ ONLARIN İŞLEVİNİ ANLAMIYORSUNUZ!..” (17.İsra’: 44)
İşte bu sebepledir ki, bütün varlıklar, varoluş aslî görevleri itibarıyla her an kendilerinden dileneni yapmaktadırlar ve bununla da tespih hâllerini muhafaza etmektedirler; ve bu hâl onların raks edişleri olmaktadır.
Bu işin hakikatine vâkıf olmayan kişilerin, varoluş hikmetlerinden bîhaber olmaları sebebiyle, onların bu kulluk hâllerini değerlendiremeyişleri, onların bazı davranışlarına “kötülük” ya da “ma’siyet” gibi izafî yani göresel değerlendirme ile bakmalarından meydana gelmektedir.
Rabbin Rubûbiyet tecellilerinin hükmü altındaki bütün yaratılmışlar, O’nun özlerinden gelen hüküm ve iradesiyle fiiller ortaya koymaktadırlar ki, bu hâl de onların mecazî ifadeyle raks edişleri, bir diğer ifade tarzıyla zikirleri, kulluklarını yerine getirişleridir. Bu mânâyı sadece insan ve hayvan boyutuyla değil, tüm evrensel varlıklar olarak anlamak mecburiyetindeyiz...
Ve daha dedi ki…
− Yâ Gavs-ı Â’zâm... Kim ki ilimden sonra (bir de ayrıca) rü’yet isterse o mahcubtur (perdelidir). Kim ki rü’yeti ilmin gayrı zannederse o Rabbi görmekten, güvenilmeyecek zanna aldanıp, kendini beğenmişlerden, mağrurlardan olur!
Rü’yeti ilmin gayrı, başka bir şey zannediyorsa; hakikat ilmini elde ettikten sonra ayrıca bir de rü’yet diye bir şey var zannediyorsa, o kişi hicap altındadır, yani perdelilerdendir!
Hakikat ilmine dair olan ilim ise asıl gerçek ilimdir. Herhangi bir konuya bağlanmadan sadece “ilim” kelimesiyle Rasûlullâh’ın bahsetmiş olduğu “ilim”, hep “Hakikat ilmi”dir ki, bu tüm mevcudatın özünde saklı olan SIRRI bildiren ilimdir.
Hakikat ilmi, gözle görülecek sûrete ait yani şekli, maddesi olan bir nesne değildir. Dolayısıyla ister madde gözüyle, ister rüya şeklinde görülmesi söz konusu olan bir şey değildir HAKİKAT ilmi!
Hakikat ilmi, gözle görülecek, yani rü’yet edilecek bir şey olmaz ise; O yüce ilmin ZÂTI nasıl görülebilir ki?
İşte bu sebepledir ki, kim baş gözüyle veya rüya şeklinde Allâh’ın görülebileceğinden söz ederse, bu kişi ilmin özünden mahrum olması sebebiyle konunun hakikatinden mahrumdur.
Zira “ALLÂH İsmiyle İşaret Edilen”, bir maddi yapı değildir! Dolayısıyla maddeye dayanan beş duyu ile anlaşılması da mümkün değildir!
Bu sebepledir ki, Allâh isimiyle işaret edilen, sonsuz-sınırsız yüce varlığın gözle görülmesi mümkün değildir.
Ve dedi ki bana…
−Yâ Gavs-ı Â’zâm... Benim indîmde fakîr, hiçbir şeyi olmayan değildir! Belki fakîrler onlardır ki, emirleri her şeyde geçer! Bir şeye “Ol” derler ise, o şey olur!
Ve dedi ki bana…
−Yâ Gavs-ı Â’zâm... Cennettekilere, zuhurumdan sonra ne ülfet vardır, ne de (daha büyük bir) nimet; ateştekilere zuhurumdan sonra da ne vahşet vardır ne de hurkat (bilmezlik).
−Yâ Gavs-ı Â’zâm... Her keriymden Keriym’im, her rahıymden Rahıym’im.
−Yâ Gavs-ı Â’zâm, indîmde avam gibi uyuma, beni görürsün!
Sordum, dedim ki…
−Yâ Rabbi, indînde nasıl uyuyayım?
−Cismin lezzetinden sıyrılarak; nefsin şehevâtından arınarak; ruhun anlık kaymasından kurtularak; ve zâtınla fenâ bularak uyu!
Burada bahsedilen bir yatağa girip veya bir halının üstüne kıvrılıp da orada uyumak değildir!
“Uyku” hâliyle bahsedilen husus, burada, “İnsanlar uykudadır” hadîs-î şerîfinde bahsedilen mânâdaki bir uykudur! Yani, bedensel mânâda “uyku” değil; şuursal mânâda “uyku”dan söz edilmektedir bu beyanda!
Eğer bir kişi, kendini sadece bu et-kemik beden olarak varsanıyor, âlemi de beş duyuyla algıladıklarından ibaret olarak kabulleniyor ise; kendisinin, beden ve ruhun ötesinde “şuur”dan ibaret bir bilinç varlık olduğundan haberdar bile değilse, o kişi hiç uyumadan daima ayakta dolaşsa dahi “uyku” hâlindedir ve tüm algıladıkları da rüya hükmündedir. “Ölmedikçe” de uyanamaz!
Uykuda olan, kendi hayalindeki dünyasının görüntüleriyle yani rüyalarla ömrünü tüketir gider.
Uykudan uyanmak için ilk yapılması gereken şey, düşünce dünyanı beş duyu kaydından kurtarmaktır.
"Cismin lezzetinden sıyrılarak..."
Kendini bir beden kabul etmekten dolayı, cismanî, maddi lezzetler peşinde koşarak, bu tür lezzetlerin esiri olarak, yarın Dünya’da bırakıp gideceğin şeylere âdeta taparak değil! Para-pul, seks, giyim-kuşam, ev-eşya, vasıta peşinde koşarak, daima daha iyisini elde etmek için ömrünü harcayarak değil!
“Nefsin şehevâtından arınarak...”
“Nefs”, “ben”liktir! Benliğin arzularından arınarak...
Çeşitli uzantı ve özellikleriyle tek bir bedenin var olduğunu ve bu bedenin tümüyle tek bir şuur ve iradenin hükmü altında olduğunu anlayabiliyorsak; aynı şekilde tüm Dünya’nın, Güneş Sisteminin, Galaksinin, milyarca galaksiden oluştuğunu düşündüğümüz Evrenin ve tüm boyutlarıyla ve bu boyutlara ait varlıklarıyla Kâinatın gerçekte tek bir beden ve yapı olduğunu; bu yapıda TEK bir ŞUUR, TEK bir İRADE, TEK bir KUDRET’in hüküm sürmekte olduğunu müşahede ederiz.
Bu üç basamaktaki arınmayı gerçekleştirdikten sonra da, “Zâtınla fenâ bularak” yaşamına devam et!
Bu beyanın en can alıcı noktası bu cümlecik!
“Zâtınla fenâ bulmak” ne demek?
“Zâtım” dediğin “öz”ünün gerçekte var olmadığını; “öz”ünün Hakk’a ait olduğunu, O’nun varlığıyla mevcut ve kaîm olduğunu; hakikatinin sadece ve sadece “O” olduğunu idrak et! Ki böylece izafî ve vehmî benliğinin asla varlık kokusu almadığını anlamış olasın.
Ve dedi ki…
−Yâ Gavs-ı Â’zâm...
Dedim ki…
−Lebbeyke yâ Rabbel Arşil Aziym..?
Dedi…
−De ki: Yâ Rabbel Keriym ve yâ Rahıym…
Yâ Gavs Â’zâm, ashabından kim sohbetimi isterse, ona FAKRI; sonra FAKRIN FAKRINI; ve sonra da FAKRIN FAKRININ FAKRINI tavsiye ederim... Böylece, FAKR hâlinde onlarda BEN’den başkası kalmaz!
Ve daha dedi ki;
−Yâ Gavs-ı Â’zâm. Ne mutlu sana mahlûkatıma Raûf olabilirsen; ve ne mutlu sana onların hatalarını bağışlarsan!
Ve daha buyurdu ki;
−Ey Gavs-ı Â’zâm. Zâhidleri nefis yolunda; ârifleri kalp yolunda; vâkıfları ruh yolunda kıldım. “Nefs”i de HÜR olanlara mahal kıldım... O yüzden “Hürlerin kalpleri sırlar kabirleridir” demişlerdir.
−Yâ Gavs-ı Â’zâm. Ashabına söyle, fakr hâlindekilerin dualarını ganimet bilsinler. Şüphesiz ki onlar benim indîmde, ben de onların indîndeyim!
−Yâ Gavs-ı Â’zâm. Ben bütün “fakr”dakilerin sığınacağı yeri, meskeni ve manzarıyım ve bana dönerler.
−Yâ Gavs-ı Â’zâm. Cennete nazar etme ki, beni vasıtasız göresin; ve cehenneme de nazar etme ki, beni vasıtasız göresin.
−Yâ Gavs. Cennet ehli cennetle meşgûldür; azap ehli ateşle meşgûldür! Sen ise “BEN”imle meşgûl ol!
Cennet ehli, daima cennetin sayısız nimetlerini düşünerek, onları ne şekilde elde edebileceğinin hesabı içindedir. Bu yüzden de kafası hep cennet ve cehennemle ilgili fiillerle meşgûldür. O nimetlerin sahibi, kendilerini ancak ikinci derecede ilgilendirir.
−Yâ Gavs. Cennet ehlinden bazı kullarım, nimetlerimden sığınırlar bana; cehennem ehlinin azaptan bana sığınmaları gibi!
−Yâ Gavs-ı Â’zâm. Rasûl ve Nebilerin haricinde kullarım vardır ki, onların hâllerine muttali olamaz ne dünya ehlinden biri, ne âhir ehlinden biri, ne cennet ehlinden biri, ne azap ehlinden biri, ne Mâlik, ne Rıdvan, ve ne cennet için halkettiklerim ve ne de cehennem için halkettiklerim!
−Yâ Gavs. Kim benden gayrıyla meşgûl olursa, sahibi ateş olur kıyamette.
−Yâ Gavs. Kurb ehli kurbiyetlerinden dolayı yakınırlar, buûd ehlinin uzaklıktan şikâyetleri gibi...
“Yakîn” ile elde ettikleri bir kurb (yakınlık) söz konusu! Ancak şuraya dikkat edelim; “Kurb” yani yakınlıktan söz ediyoruz, iki ayrı varlığın birbirine yakınlığından.
Yani, Tekliğin müşahedesi oluşmuş, fakat vehimdeki “benlik” kavramı kesin olarak kaybolmamış! Bir diğer ifade ile, Hakk-el yakîn oluşmamış! Hakk-el yakîn’in oluşması için, kişinin kendini Hakk’tan ayrı bir varlık olarak düşünme hâli ortadan kalkar. Yani “Zâtta fenâ” olma hâli diye tarif edilen bir hâl ile ikilik kalkar.
−Yâ Gavs. Kimse benden uzak olamaz, ma’siyetiyle; kimse de tâatıyla kurb sahibi olamaz.
Genelde halkın bildiği; insanların Allâh’a yakınlık elde etmesi amellerine bağlıdır; iyilik yapanlar, istenilen çalışmaları yapanlar Allâh’a yakın olurlar, zannedilir. Oysa burada vurgulanan gerçek, hiç de öyle değildir.
−Yâ Gavs. Birisi benden kurb sahibi ise, o ancak ma’siyettedir. Zira, onlar acz ve nedâmet ehlidirler.
Eğer, bir kimse, bulunduğu mertebenin sonucu olarak, Allâh’a yakîn olduğunu düşünüyor ve öyle hissediyorsa, o kişi hâlâ “ikilik” perdesinden kurtulamadığı için; bütün fiiller, bu hissedişle meydana geldiği için “gizli şirk” hâlindedir ki; bu durumu da ma’siyet hükmünü alır.
−Yâ Gavs. Acz, nûr kaynağıdır; ucûb, kendini beğenmede kederlere mahaldir, zulmet kaynağıdır.
−Yâ Gavs. Çok sıcak bir günde biri sana gelip su istese ve senin de o suya ihtiyacın olmasa ve buna rağmen de vermesen, sen cimrilerin en cimrisi olursun! Hâl böyle olunca, nasıl rahmetime mâni olayım?
Ben nefsime şehâdetle tescil ederim ki, kesinlikle ErhamurRahıymiyn’im!
−Yâ Gavs. Ma’siyet ehli ma’siyetiyle perdelidir. Tâat ehli de tâatıyla perdelidir; ve ben onlardan kaçınırım. Bunlardan başka bir grup da vardır; ki onların ne tâatla alâkaları vardır, ne de ma’siyetle!
Tâat ehli, tâatıyla perdelidir, çünkü “Allâh” isminin mânâsını anlamamıştır!
Tâat ehli; ALLÂH’ın ne olduğunu fark edip idrak edemediği için, O’nu ötede bir TANRI gibi düşünmekte; ve O’na yaranmak, gönlünü hoş etmek için birtakım çalışmalar yapmaktadır. Bu ise temelden “HİCAP-PERDE” denilen ikilik anlayışını oluşturmaktadır! Yani, “gizli şirk” denilen “perdelilik” hâlini.
Senin, kendinden ayrı, öte gördüğün; “sen”liğin ile O’nun için yaptığın her davranış, zâhiriyle “tâat”, bâtınıyla ise “gizli şirk” hükmündedir. Vehmî benliğin, bencilliğin devam ettiği sürece, tüm davranışların tâat olmasına rağmen, Allâh’a olan “perdelilik” hâlin ortadan kalkmaz!
Kişinin yaptığı ibadetleri “benliğine” izafe etmesi, bağlaması; “ben şöyle oruç tutuyorum”, “ben böyle namaz kılıyorum”, “ben şöyle yardım yapıyorum”, “ben hacca gittim” gibi düşünceleri gerçekte hep Allâh’a olan perdeliliğinin neticesidir, ki böylece ölümü tattığı takdirde bu perdeliliği ebediyen de devam eder.
Bir de bu iki sınıf dışında, üçüncü bir sınıf vardır ki, işte onlar tamamıyla perdesiz oldukları için ne ma’siyet işlerler ne de tâatları vardır!
Ne demektir bu?
Bu sınıftan olanlar vehmî benlikten arınmış oldukları için, bedenlerine veya birimselliklerine geçici dünya menfaatleri temini gayesiyle yaşamazlar! “Nefsanî” tâbir edilen bireysel menfaatler, onlar için söz konusu değildir. Her şey için, tek bir değer yargıları vardır: “Olsa da olur, olmasa da olur!” Bu sebeple de birimselliklerini ilgilendiren herhangi bir konudan dolayı kimseye hesap sormazlar!
Bu kişilerin “tâatle ilgileri yoktur” demek; onlar tâat olan fiilleri yapmazlar demek değildir. Onların tâatleri, kendi “nefs”lerine bağlama, benlenme hâlleri yoktur, demektir!
Bu mertebeye ulaşmış kişiler, “benliklerinin olmayışını” idrak ettikleri için, hakiki ve mutlak fâili müşahede ettikleri için; o yararlı fiilleri; namaz, oruç, zikir, hac, zekât gibi faaliyetleri asla kendilerine, nefislerine bağlamazlar, hepsini Allâh’tan görürler geçerler.
−Yâ Gavs. Hatalı kullarımı fazl ve keremim ile müjdele; mucibini de adl ve öç almamla müjdele.
Denilmek isteniyor ki anladığımız kadarıyla; “hatalı kullarımı fazl ve keremimle müjdele”; yani yaptıkları birtakım kusurları kendilerinden gören kulları fazlım ve keremim ile müjdele ki; onların varlıklarında, özlerinde mevcut olan benim!
Onlar, o fiilleri nefslerine bağlayıp, bundan dolayı çok büyük üzüntüler çekerler. Hâlbuki benim hikmetimi yerine getirmektedirler.
Netice olarak bütün varlıklar varoluş yönünden rahmete ermişlerdir. O rahmet neticesi olarak da “ADL” ismi gereğince, herkes hak ettiği nimeti sürekli olarak almaktadır.
Doksan dokuz isim olarak özetlenen Esmâ ül Hüsnâ’dan bir isim de “El Müntekim”dir. Yapılan bir fiilin karşılığı olarak, kişiyi fiilinin neticesini yaşamaya mecbur edendir...
Herkes, er ya da geç yaptıklarının neticeleriyle karşılaşacaktır. Ki bu “ceza”dır! Kişinin hoş olmayan fiillerinin neticesiyle karşılaşması “Müntekim” isminin mânâsının oluşturduğu bir hâldir.
Esasen “Müntekim” isminin mânâsı, halk arasında kullanıldığı gibi bir intikam alma değildir. Bu isim, bir sistemin işleyişinin adıdır.
−Yâ Gavs. Tâat ehli nimetlere tezellül ettiklerinden zikrederler; ve ma’siyet ehli de tezellül edip Rahıym’i zikrederler!
Tâat, kendilerine ulaşan emirlere riayet edip, gereğini tatbik etmek, anlamında kullanılıyor.
Niçin, tâat ehli bu fiillere başvuruyor? Nimetlere ermek için!
İşte nimetlere kavuşmak için yapılan davranışlar, “tezellül” olarak nitelendiriliyor burada. Yani zillete düşmek, zilleti kabullenmek. Daha bir Türkçesi ile, aşağılanmayı kabullenmek!
Başka bir ifade ile, cennet nimetlerine erme gayesiyle birtakım çalışmalarda, davranışlarda bulunmak, küçüklüğü kabul ederek büyüğe sokulmak gibi tanımlanmakta.
−Yâ Gavs. Avamı halkettim, nûruma dayanamadılar, araya zulmet perdesini koydum, havâssı yarattım nûruma dayanamadılar, nûr perdelerini koydum.
−Yâ Gavs. Ashabına söyle, onlardan kim bana vâsıl olmak isterse, benden gayrı her şeyden sıyrılıp çıksın!
−Yâ Gavs. Dünya geçidinden çık ki, âhirete vâsıl olasın; âhiret geçidinden de çık ki, bana vâsıl olasın!
−Yâ Gavs. Cisimlerden ve nefsinden çık; sonra kalplerden ve ruhlardan çık; sonra hüküm ve emirden çık; ki bana vâsıl olasın!
Dedim ki…
−Yâ Rabbi, hangi namaz sana daha yakındır?
−O namaz ki, içinde benden başkasının kalmadığı, kılanın içinde kaybolduğu!
Sonra sordum, dedim ki…
−İndînde hangi oruç daha faziletlidir..?
−O oruç ki, onda benden başkası kaybolup, benden gayrı kalmaz!
Sonra sordum…
−Hangi fiiller indînde faziletlidir?
−Benden gayrının kalmayıp, içinde cennet ve cehennemin bulunmadığı, yapanın kaybolduğu!
−Hangi gülüş indînde faziletlidir?
−Ağlamayarak tövbe edenlerin gülüşü…
Nedâmet yani pişmanlık, fiilin fâili olarak “benliğini” görüp, o fiili kendine bağlamak, sonra da yaptığına pişman olup, “keşke ben bunu yapmasaydım” diyerek tövbe etmektir...
Burada tövbe edilirken, “gizli şirke” düşülmektedir, o fiilin kendisine bağlanması yüzünden!
Ki bu tövbeden de tövbe edilmesi zaruri olmaktadır!
Önce tövbeye tövbe! Sonra, tövbeye tövbenin tövbesi!
Buradaki “gülmek”ten murat “sürûr” hâlidir... Benlikten arınmış kişinin, fâili hakikiyi müşahedesi sonucu, izafî varlıkları görmeye ve onların vücudlarının varlığını kabul etmeye tövbesi sonucu; TEK’lik seyrinin getirdiği sürûr! Huzur! Mutluluk!
−Hangi tövbe indînde faziletlidir?
−Mâsumların tövbesi!
Avamın tövbesi; yapılan bir hataya pişman olup, onu bir daha tekrar etmemeye karar vermektir!
Burada dikkat edilmesi zorunlu olan husus şudur;
Kişi, fiili vehmî benliğine bağlıyor ve “ben bu yanlışı yaptım, bundan da pişmanım” diyor...
Havâssın tövbesinin sebebi ise daha başkadır.
Havâss, vehmî benliğinin oluşturduğu perde ile hakikatten perdelendiği, “Vechullâh”ı görmekten mahrum kaldığı için, yanlış yorumlara düşüyor ve birimlerde “iradei cüz” görmekten dolayı tövbe ediyor!
Hâssül havâssın tövbesi ise, “şirk görmeye” olur! Bu tövbe bir kere yapılır ve ikincisi dahi olmaz!
“Şirk görmeye tövbe” ne demektir?
Varlıkta Allâh’tan gayrı bir vücud sahibi olmadığını gören kişi, şehâdet eden, Ayn-el yakîn bilmektedir; şirk koşması söz konusu olacak bir varlık mevcut değildir! Oysa daha önce böyle birtakım varlıkları varsanıyordu... İşte bu varsanışına tövbe ederek Allâh’a rücu etmiş olur!
−Hangi ismet indînde daha faziletlidir?
−Tövbekârların ismeti!
İsmet; arınmışlık, sâfiyet, temizlik hâlidir. Nasıl bir ismet daha faziletlidir?
Fiillerdeki kirliliklerden değil, mutlak arınmışlıktan söz ediliyor burada... Şuurdaki kirlilikten!
İşte bu temizliğe ulaşmış ismet sahibi kişilerin, araya benliklerini sokmadan, yukarıda izah ettiğimiz şekilde yaptıkları tövbe, en makbûl, en değerli tövbeleridir.
Sonra dedi ki…
−Yâ Gavs-ı Â’zâm. İlim sahibi için yol yoktur, tâ ki indîndeki ilmi inkâr etmedikçe... Eğer ilmini terk etmezse, şeytanın lisanı olur!
Rabbim Teâlâ’yı gördüm ve sordum:
−Yâ Rabbi… “Aşk”ın mânâsı nedir?
−Yâ Gavs! Âşık ol bana! Âşık benim, aşk benim! Kalbini benden gayrından çevir ve fariğ kıl!
−Yâ Gavs-ı Â’zâm. Aşkın zâhirine ârif olursan, aşktan fenâ bulmalısın! Zira, aşk HİCAPTIR! Âşık ile mâşuk arasındaki hicap!
Zâhirde kullanılan anlamı ile “aşk” kavramının bir “ikilik” görüşü dolayısıyla mevcut olduğunu ve böylece de aşkın sevenle sevilen arasında bir hicap oluşturduğunu çok bariz bir biçimde vurguluyor bu beyan!
Daha açık şekliyle;
Mekân ya da boyut kavramıyla ÖTEDE veya ÖTENDE bir “O” düşünüyorsun, vehmediyorsun, yani var kabul ediyorsun; bunun neticesi olarak da, O’na ermek, O’nu bulmak, O’nu yaşamak arzusuyla yanıp tutuşuyorsun!..
İşte bu şekilde yanıp tutuşman, O’nu sevmen ve arzulaman, O’na âşık olman demektir.
Bu aşkın temelinde de O’ndan ayrı bir “Ben” var zannı yatmaktadır!
−Yâ Gavs! Tövbeyi istersen, önce nefsinden günahı çıkarmalısın... Sonra kalbinden hâtırasını çıkarmalısın!... İşte o zaman bana vâsıl olursun!.. Aksi hâlde müstehzilerden olursun!
−Yâ Gavs! Haremime girmek istersen, ne mülke, ne melekûta, ne ceberûta iltifat et. Şüphesiz ki mülk âlimin, melekût ârifin, ceberût da vâkıfînin şeytanıdır! Kim bunlardan birine razı olursa, o, indîmde tard edilmişlerden olur!
Ve daha dedi ki…
−Yâ Gavs. Mücahede, müşahede denizlerinden bir denizdir ve balıkları da vâkıflardır... Müşahede denizine girmeyi irade edene, mücahede gerekir... Zira, mücahede müşahedenin tohumudur!
−Yâ Gavs. Kim mücahedeyi ihtiyâr ederse, ona müşahedem olur; istese de istemese de!
−Yâ Gavs. Kim mücahededen mahrum ise, ona müşahedeye yol yoktur! Tâliplere, benim kendilerine lazım olduğum gibi, mücahede lazımdır!
−Yâ Gavs!.. Kullarımın faziletlisi ve sevgilisi onlardır ki; evladı ve ana-babası olup da kalbi onlardan fariğdir!.. Eğer, ana-babası ölse hiç hüzün çekmez! Evladı ölse yine kederlenmez!.. Kulum bu mertebeye ve menzile eriştiğinde, benim indîmde “ana-babasız ve evlatsız” “lem yelid ve lem yûled ve lem yekün lehu küfüven ehad” olur!
−Yâ Gavs!.. Bana nazar etmek istiyorsan bir mahalde, gayrımdan fariğ kalbi ihtiyâr et!
Sordum:
−İlmin ilmi nedir?..
Dedi ki:
−Yâ Gavs-ı Â’zâm... İlmin ilmi, ilimden cehildir!
− Yâ Gavs!.. Kalbi mücahedeye meyleden kula ne mutlu... Vay hâline o kulun ki kalbi şehevâta meyleder!
Gavs dedi:
−Rabbimi gördüm ve “mi’râc”tan sordum...
Buyurdu ki;
−Mi’râc, benden gayrı her şeyden urûc’tur!.. “Mi’râc”ın kemâli de, nazarının gayrına kaymaması ve isyan etmemesidir!
−Yâ Gavs!.. Mi’râcı olmayanın namazları yoktur benim indîmde... Ve o namazdan mahrumdur!
Kaynak : “Gavsiye” Açıklaması - Ahmed Hulusi